Gâvut: Bir Avuç Ahlatla Yokluğu Doyuran Sofraların Hikâyesi
Elif Hala’ya, annem Ayfer Köse’ye ve babam, namıdiğer Takağut Hakkı Köse’ye Gâvut’u sordum. Ahlattan yapılan bu eski yiyeceği konuşurken konu değirmenden ekmeğe, kıtlık günlerinden bugünün bolluğuna uzandı.

Gâvut nedir, nasıl yenirdi? Elif Halama, Annem Ayfer Köse ve Babam Hakkı Köse’nin hatıralarıyla ahlattan sofraya uzanan lezzetin ve yokluk günlerinin hikâyesi.
“Gâvut neydi?” dedim, eski sofralar açıldı
Bazı yiyeceklerin adını sorarsınız, cevabıyla birlikte koca bir geçmiş gelir oturur yanınıza. Gâvut da öyle oldu. Önce adını doğru söylemek gerekti: Gâvut… Ardından ahlatlar, değirmen yolları, çörekler ve bugünün gençlerine anlatması kolay olmayan yokluk günleri döküldü sohbetimize.
Kastamonu Haber ekibimizden Ertuğrul Köse’nin sorularıyla başlayan bu konuşmada Elif Hala’nın hatıralarına kulak verdik. Sonra annem Ayfer Köse’ye, babam Hakkı Köse’ye, namıdiğer Takağut’a sordum: “Siz nasıl yerdiniz, neler yapardınız?”
Birinin unuttuğunu diğeri hatırladı. Bazen bir kelimeyi bulmak için durduk, bazen aynı soruyu yeniden sorduk. Ama anlatılanların ortak bir yanı vardı: O sofralarda elde ne varsa onunla karın doyurulurdu.

Ahlat toplanır, kurutulur, değirmenin yolu tutulurdu
“Gâvut neyden yapılırdı?” sorusunun cevabı ahlattı. Büyüklerimizin anlattığına göre toplanan ahlatlar hazırlanır, kurutulur ve öğütülmek üzere değirmene götürülürdü. Sohbette kaynatma da geçti; herkes hazırlığın başka bir ayrıntısını hatırladı. Hafızalarda en belirgin kalan ise kuruyan ahladın değirmende toza dönüşmesiydi.
Bugün mutfakta bir malzeme eksildiğinde markete uğruyoruz. O zaman bir yiyeceğin sofraya gelmesi toplamak, hazırlamak, kurumasını beklemek ve değirmene taşımak demekti. Bir avuç tozun arkasında bile günlere yayılan emek vardı.
Babamla konuşurken değirmenin adını da sordum. Hafızasından “Kirazcık Ketenler Değirmeni” çıktı. Su kenarında dönen o değirmeni anlatırken, Gâvut’un yalnızca evde yapılan bir yiyecek olmadığını düşündüm. Onun hikâyesinde köyün yolları da vardı, suyun sesi de.

Kimi ekmekle yerdi, kimi çöreğe katardı
Peki, değirmenden gelen o toz nasıl yenirdi? Sohbetin en merak ettiğim tarafı buydu. Elif Hala, suyla karıştırıp ekmekle yediklerini anlattı. Kıvamını anlamaya çalışırken “Helva gibi mi?” diye sorduk. Anlatılan, suyla toparlanan ve ekmeğin yanında yenebilen bir yiyecekti.
“Şeker katıyor muydunuz?” sorusunun cevabı da açıktı: Hayır. Tatlımsı oluşundan söz edilse de ayrıca şeker koymadıklarını söylediler.
Annem Ayfer Köse ve babam Hakkı Köse ile konuşmamızda çörek ve ekmek de geçti. Gâvut’un tozunu karıştırarak değerlendirdikleri, bazen topak hâline getirip yedikleri hatırlandı. Herkesin aklında aynı tarif yoktu. Kimi nasıl yediğini, kimi evde nasıl hazırlandığını hatırlıyordu. Bu yüzden karşımızda ölçüsü yazılmış bir tariften çok, yaşanmış bir mutfak hatırası vardı.

Kıtlık sofrasında kabuğun bile kıymeti vardı
Sohbet ilerledikçe Gâvut’un neden bu kadar hatırlandığı daha iyi anlaşıldı. Büyüklerimiz kıtlık ve yokluk günlerini anlatıyordu. Bugün kolayca sıraladığımız yiyecekleri o günün sofrasında arayınca cevaplar kısalıyordu: “Yoktu”, “Bulunmazdı”, “Hiçbir şey yoktu.”
Elbette bunlar onların yaşadığı evlerin, çocukluklarının ve imkânlarının hatıralarıydı. Ama o hatıralar, yiyeceğin değerini nasıl öğrendiklerini çok açık anlatıyordu.
Bir yerde konu salatalığa geldi. Kabuğunun bile atılmadığını, kesilip yenildiğini anlattılar. Ardından bugüne dönüp gençlere seslendiler: “Görün şimdi bolluğu…”
O cümlenin içinde hem şaşkınlık hem sitem vardı. Çünkü onların hatırladığı sofrada bir şeyi beğenmeyip kenara bırakmak kolay değildi. Ahladı öğütüp yemek de kabuğu değerlendirmek de aynı ihtiyaçtan doğuyordu: Elde olanı ziyan etmeden yaşayabilmek.

Gâvut’u hatırlamak, o emeği de hatırlamak
Ben bu konuşmaya eski bir yiyeceği öğrenmek için başladım. Sohbetin sonunda annemin, babamın ve Elif Hala’nın çocukluk sofralarından parçalar dinlemiş oldum. Bir kelimenin peşinden giderken, bugünün bolluğunda kolayca gözden kaçırdığımız emeğe rastladım.
Gâvut onların dilinde süslü bir yemek değildi. Toplanan ahlattı, beklenen kuruydu, değirmene gidilen yoldu; bazen ekmeğe eşlik eden, bazen çöreğe karışan bir lokmaydı.
Şimdi geriye bu sesleri kaybetmemek kalıyor. Çünkü büyüklerimiz bir yiyeceği anlatırken aslında nasıl yaşadıklarını da anlatıyor. Gâvut’un adını doğru söylemekle başladığımız sohbet, bir lokmanın kıymetini yeniden düşünerek bitti. Elif Hala’nın, annem Ayfer Köse’nin ve babam Hakkı Köse’nin hatıralarında o eski sofranın yeri hâlâ duruyor.