“Ben Bugün Mezun Olmadım… Yıllardır Süren Bir Yolculuğun Durağındayım”
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Tarık Kara’nın mezuniyet satırları, sadece bir okul vedası değil; imanla, aidiyetle, merhametle ve memleket ruhuyla örülmüş bir hayat yolculuğunun sesi oldu.

Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Tarık Kara’nın mezuniyet yazısı duygulandırdı. Kastamonu’nun manevi ruhu, ilahiyat yolculuğu ve geleceğe dair büyük hayaller bu özel köşe yazısında buluştu.
Bazı mezuniyetler vardır; sadece kep atılmaz… İçten içe bir ömür yeniden kurulur. Bazı vedalar vardır; insanın boğazına düğümlenir. Çünkü orada biten şey yalnızca öğrencilik değildir. Gençliğin en saf yılları, edilen dualar, kurulan dostluklar, geceleri uyutmayan hayaller ve insanın kalbine işleyen şehirlerdir.
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Tarık Kara’nın mezuniyet için kaleme aldığı satırlar da tam olarak böyle bir hissin içinden yükseliyor. O yazıda yalnızca bir öğrencinin okul hatıraları yok. Bir çocuğun mahalle camisinden başlayan yolculuğu, dedesinin dizinin dibinde tanıdığı Peygamber sevgisi, sahur vakitlerinin sessizliği, şehit haberleriyle edilen dualar ve Kastamonu’nun ruhuyla yoğrulan bir hikâye var.
Bu satırlar bir mezuniyet konuşmasından çok daha fazlası…
Bir neslin iç muhasebesi gibi.

İlahiyat Fakültesi Bir Bölüm Değil, Bir Yolculuk
Tarık Kara’nın yazısındaki en çarpıcı noktalardan biri şu:
“Ben ilahiyata üniversitenin kapısından girdiğim gün başlamadım…”
Aslında bugün birçok gencin unuttuğu mesele tam da burada başlıyor. Çünkü ilahiyat, yalnızca ders programlarından, sınavlardan ya da diplomadan ibaret değil. Bir insanın çocukluk hafızasında biriken değerler bütünü…
Mahalle camisinde oynanan oyunlar…
Dedelerin anlattığı Peygamber kıssaları…
Ailece edilen dualar…
Bir sofrada sessizce dinlenen büyükler…
Tarık Kara’nın anlattığı ilahiyat tam olarak böyle bir yerden doğuyor. Kitaplardan önce gönülde başlayan bir eğitimden…
Belki de bu yüzden yazının en güçlü tarafı akademik başarıları değil; insan kalabilmenin önemini anlatması.
Çünkü bazen bir çocuğa alınan kek ve meyve suyu, yıllarca unutulmayan bir iyiliğe dönüşebilir.
Bazen hiç tanımadığınız bir madencinin acısına ağlamak, insanın kendi vicdanını keşfetmesine sebep olabilir.
Soma faciasından deprem günlerine kadar uzanan o satırlar, aslında Türkiye’nin ortak hafızasına da dokunuyor.

Kastamonu’nun Taşında Sadece Tarih Değil, Ruh Var
Türkiye’de bazı şehirler vardır; insan orada sadece yaşamaz, değişir.
Kastamonu da o şehirlerden biri…
Tarık Kara’nın yazısında Kastamonu sadece bir üniversite şehri olarak anlatılmıyor. Bir medeniyet hafızası gibi işleniyor. Özellikle Nasrullah Camii, Şerife Bacı, Halime Çavuş ve İstiklal Yolu üzerinden kurduğu bağ oldukça dikkat çekiyor.
Bugün birçok genç üniversite tercihlerini sadece şehir imkanlarına göre yapıyor. Deniz var mı, sosyal hayat nasıl, ulaşım kolay mı…
Tarık Kara da yazısında Kastamonu’ya ilk gelirken benzer düşüncelere sahip olduğunu söylüyor. Ama zamanla bu şehrin sadece doğasıyla değil, ruhuyla insana dokunduğunu fark ediyor.
İstiklal Yolu’na bakarken yalnızca bir güzergâh görmüyor. Bir milletin fedakârlığını görüyor.
Ersizler Köyü’nden geçerken sadece bir köy adı duymuyor. Bir hüznün ağırlığını hissediyor.
Kastamonu konaklarının arasında dolaşırken geçmişin sesini duyuyor.
İşte tam da bu yüzden Kastamonu, burada okuyan birçok öğrenci için sıradan bir şehir olmaktan çıkıyor. İnsan bu şehirde yalnızca ders görmüyor; tarihle, maneviyatla ve aidiyet duygusuyla tanışıyor.

Hocalar Sadece Ders Anlatmadı, Hayata Dokundu
Tarık Kara’nın yazısında en duygusal bölümlerden biri de hocalarına ayırdığı satırlar…
Bugün üniversite hayatı çoğu zaman sadece not ortalamaları üzerinden değerlendiriliyor. Oysa bazı hocalar vardır; öğrencinin hayatında bıraktığı iz, yıllar geçse de silinmez.
Yazıda geçen Akaid hocası, hadis hocası, İslam tarihi hocası, Osmanlı Türkçesi hocası ve diğer akademisyenler yalnızca akademik bilgi veren kişiler gibi anlatılmıyor. Bir karakter inşasının parçası olarak görülüyor.
Özellikle şu düşünce çok dikkat çekici:
“Bir çocuğa dokunmanın satırlarla değil, sadırla mümkün olduğunu anladık.”
Belki de eğitim sistemimizin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak bu…
Bilgi aktarımından çok gönül aktarımı…
Tarık Kara’nın satırlarında hissedilen duygu da zaten bu. Fakülteyi bir bina olarak değil, insanı inşa eden bir yuva gibi anlatıyor.

“Ben Cumhurbaşkanı Olacağım” Cümlesinin Altındaki Mesaj
Yazının en çok konuşulacak bölümlerinden biri şüphesiz şu cümleler olacak:
“Ben Cumhurbaşkanı olacağım…
Ben bakan olacağım…
Ben imam olacağım…
Ben akademisyen olacağım…”
İlk bakışta bu cümleler bir iddia gibi görünebilir. Ama satırların derinine inildiğinde burada asıl anlatılan şey makam arzusu değil; sorumluluk bilinci…
Tarık Kara’nın vurguladığı nokta şu:
Bir ilahiyat öğrencisi yalnızca camide görev yapan biri değildir. Toplumun her alanında vicdanı, adaleti ve merhameti temsil etmek zorundadır.
Bu yüzden yazıda asker de var, polis de…
Öğretmen de var, anne-baba da…
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca büyük makamlarla değil; sağlam ailelerle, iyi insanlarla ve vicdanlı nesillerle ayakta kalır.
Belki de yazının en etkileyici tarafı tam olarak burada gizli.
En büyük makamın bazen iyi bir baba ya da iyi bir anne olmak olduğunu hatırlatmasında…

Bir Mezuniyet Yazısından Daha Fazlası
Bugün sosyal medyada binlerce mezuniyet paylaşımı yapılıyor. Fotoğraflar, diplomalar, kutlamalar…
Ama bazı yazılar vardır ki insanın içine işler.
Tarık Kara’nın kaleme aldığı bu satırlar da öyle…
Çünkü bu yazı yalnızca bir öğrencinin mezuniyet vedası değil. Bir şehrin insanda bıraktığı izin, bir fakültenin karaktere dönüşen etkisinin ve inançla büyüyen bir gençliğin sesi…
Belki yıllar sonra bu satırları yeniden okuduğunda, bugün hissettiği heyecanı tekrar yaşayacak.
Ama bir gerçek değişmeyecek:
Kastamonu’dan yalnızca bir diploma alıp gitmeyecek.
Bu şehirden bir ruh taşıyacak.
Ve belki de en kıymetlisi şu olacak:
Bazı insanlar okul bitirir.
Bazı insanlar ise bir yolculuğa dönüşür.
Tarık Kara’nın hikâyesi de tam olarak böyle bir yolculuk…