enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
18,4428
EURO
17,7676
ALTIN
965,97
BIST
3.265,64
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu
Hafif Yağmurlu
24°C
Kastamonu
24°C
Hafif Yağmurlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
25°C
Perşembe Açık
27°C
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
25°C

    Gazze ve Hidayet (Doç. Dr. Şemsettin Kırış)

    Geçen günlerde İsrail Gazze’yi iki gün bombaladı. Şu an ateşkes sağlandı. Ancak sosyal medyada paylaşılan iki cümle dikkatlerden kaçmadı. Bombalamanın başlaması sonrası Venezuella devlet başkanı Maduro Filistin’lileri destekleyen bir açıklama yapmıştı. Bir sosyal medya kullanıcısı: “Allah şu adama, yaptığı şu konuşma hürmetine hidayet nasip etsin” cümlesini paylaştı. Bunun üzerine meşhur bir ilahiyat profesörü, sosyal medya hesabında şu cümleyi sarf etti: “Allah bu adama değil, Müslümanlara hidayet nasip etsin.” Öncelikle bu cümleyi bir özeleştiri değil, Müslümanların izzet ve haysiyetine dokunuş ve bir incitme cümlesi olarak not etmek gerekir.

    Gazze ve Hidayet (Doç. Dr. Şemsettin Kırış)
    17 Ağustos 2022 15:56
    A+
    A-

    Ne acı bir gerçektir ki Müslümanların izzetine en çok dokunma işi, okumuş kesimden gelmektedir. Ne tarafından başlamalı bilemiyorum. Bazen algı mühendisliği o kadar yüksek boyutlarda oluyor ki, düzeltmek için ne söyleseniz kifayet etmeyecek gibi görünüyor. Allah ömrünü uzun etsin böylesi durumlarda Mehmet Maksudoğlu Hocam “tut kelin perçeminden” derdi. Önce Gazze’yi bir anlamak lazım. Gazze yaklaşık iki milyon nüfuslu bir sahil şehridir. Kısa adı Hamas olan İslâmî Mukâvemet Hareketi tarafından yönetilmektedir. 2007 yılında Filistinliler, İrizar geçiş noktasına askeri bir saldırı düzenledi. Yüzlerce İsrail askeri hayatını kaybetti. Bu tarihten sonra İsrail Gazze’den kara ordusunu çekti ve bu bölge Filistinliler açısından bir “kurtarılmış bölge” oldu.

    İsrail askerini çektikten sonra bölgeyi ablukaya aldı, gıda giriş ve çıkışlarını zorlaştırdı. Mavi Marmara olayı ablukayı kırmak içindi. Bugün Gazze’ye iki geçiş kapısı bulunmaktadır. Mısır toprağı bulunan Rafah sınır kapısı ve İsrail kontrolündeki İrizar sınır kapısı. Google haritalardan baktığınızda ilginç bir şey görürsünüz. Rafah sınır kapısı ile İrizar sınır kapısı arası 573 kilometre ve 7 saat 26 dakika olarak gösteriyor. Rafah sınır kapısından İrizar sınır kapısına deniz kıyısından bir yol ile geldiğinizde bu mesafe en az üçte bir oranında düşer ve siz bu mesafeyi, “ilâhî bir engelin takdir edilmediği şartlarda” en fazla iki buçuk saatte alırsınız. Gıda giriş çıkışı sınırlı olmasına rağmen Gazze’de insanlar kendi aşıyla kavrulacak maişet imkânları bulabilmiştir.

    Öyle dehşet verici bir beyin yıkama var ki? Gazze ve İsrail bombaları üzerinden Müslümanları âciz ve sefil gösterme gayreti var. İsrail ordusu 15 seneden beri Gazze topraklarına giremiyor. Bu gerçeğin üzerinde niçin durulmuyor? Gazze olayı Müslümanların âciz olmadığını gösteren en büyük delil iken bugün nasıl bir beyin yıkamanın aracı haline getirilmiş? İsrail, kara ordusu sevk edemediği için bombalama yoluna gidiyor, acizliğinden bunu yapıyor. Ayrıca Hamas ile İsrail sürekli görüşme halinde, bu konu da göz ardı ediliyor.

    Hamas için en büyük mücadele sahası İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklulardır. Hamas’ın ürettiği Kassam füzeleri de savunmada caydırıcı bir unsur olarak varlığını koruyor. Hamas, birinci dünya savaşından kalma denize gömülmüş gemilerin demirinden bile füze üretebiliyor. Bu füzeler esir Filistin’lilerin salıverilmesinde Müslümanların elindeki en büyük koz olarak varlığını devam ettiriyor. Kamuoyunun şunu iyi bilmesi gerekiyor: Müslümanlar, medyada tasvir edildiği gibi âciz, sefil ve perişan değildir.

    Burada Maduro hakkında da birkaç söz söylemek gereklidir. Küresel sistem kendisine bir görev vermiştir. Gazze’ye ne zaman bomba atılsa hemen açıklama yapar. İktidarını sürdürmesi kendisine verilen bu görevi sürdürmesine bağlıdır. Ondan önce Chavez’e bu görev verilmişti. Ondan önce de Fidel Kastro bu görevi yürütüyordu. Kastro ve Chavez’in görkemli cenaze törenleri medya tarafından en üst düzey bir ilgi ile verildi. Çünkü onlar meşru muhalefetin temsilcileriydi. Küresel sistem açısından meşru muhalefetle meşru olmayan muhalefet arasında bir ayrım var. Bir yandan ulus devlet standardı üzerinden insan mühendisliği yapılıyor. İlahi olan her şeyin dışlandığı bir mühendisliktir bu.

    Bir yandan da muhalefet standardı üretiliyor. Muhalefet standardında çatışmasızlık, çevre duyarlığı ve bireysel tercih hakları öne çıkarılıyor. Eşcinsellik ile başlayan ve havsalamızın alamayacağı tüm ölçüsüzlüklerin talep olunması da küresel muhalefet standardına uymaktadır. “Gezi felsefesi” adı verilen şey de tam bu muhalefete tekâbül etmektedir. Bu kabil muhaliflerin asıl kavgası Allah iledir. İlâhî ölçülerin hiçbir surette kabul edilmemesine dayanmaktadır. Allah ile kavgalı ve her türlü ölçüsüzlüğün savunulduğu bu muhalefet, küresel sisteme göre meşrudur. Bununla birlikte dünyanın ne tarafında olursa olsun, “haksızlığa maruz kalana yardım” olgusu da sos kabilinden bu küresel meşru muhalefetin söylemleri arasındadır. Dininizi bir bütün olarak yaşamakla ilgili taleplerle yola çıktığınızda bu küresel meşru muhalefetin himayesinde yol alamazsınız. Mesela “Allah’ın kitabına uygun dini değerleri benimsemiş bir toplum oluşturma” talebi meşru muhalefet değildir. Böyle bir talepte bulunursanız sistemin dışında kalırsınız hatta terörist ilan edilmeniz de her an mümkündür.

    “Hangi dine mensup olursa olsun bütün insanlara yardım” sloganı ile tebarüz eden bir söylem var. Onlarca, yüzlerce din mi var ki? Şirk dini ve tevhid dini var. Bugün küresel ölçekte destek gören ve bireysel tüm tercihlerin kutsal sayılmasına dayanan din, şirk dininin tonlarından başka nedir ki? Batı dediğimiz siyasi, hukuki ve kültürel hegemonyada içi boşaltılmış Hristiyanlık, içi boşaltılmış Yahudilik, tevhide uygun hayat tarzını fiili olarak ortadan kaldırma meydan okumasına sahip şirk düzenine eklenmiş ‘fiilî din’i yok sayan yapılardır.

    Fiilî din’i bugün her şeye rağmen Müslümanlar temsil etmektedir. Hz. Musa ve Hz. İsa dînî geleneğinden gelmiş ama dinin içini boşaltmış yapılar, şirk dininin çarkına su taşımaktan başka ne yapıyor? Dinin hakikatine bilgi felsefesi değil varlık felsefesi açısından bakılması zaruridir. “Hak din” tabiri varlık felsefesi ile ilgili değil, bilgi felsefesiyle alakalıdır. “Hakiki din” varlık felsefesiyle ilgili bir kullanımdır. Bizim daha çok tercih ettiğimiz, bu kullanımdır. Bir inanca sahip olmakla bir dini yaşamak farklı şeylerdir. Seküler hukuk sistemleri birbirinden farklı yüzlerce inanç sistemine saygı gösterebilir ama fiilî din’e saygı göstermez. Daha doğrusu ona kendi ortamını oluşturma imkânını vermez. Dini yaşamak, farklı bir taleptir ve bu talebin gerçekleşmesi “ortam oluşturmaya” bağlıdır. Küresel hegemonya, şirk dini için ortam oluşturuyor ve “hakîkî din” mecburen sistemin dışında kalıyor.

    Mavi Marmara olayının Müslümanlar açısından bir kazanç ve zafer olduğu iddiası neden tartışmalıdır? İfade yerinde ise Gazze dini duyarlılıkları daha yüksek Müslümanların tercih ettiği kurtarılmış bir mahalledir. Mavi Marmara inisiyatifi dini bir gerekçeyi dillendirerek yola çıkmamış, küresel meşru muhalefetle birlikte hareket etmeyi ve o söylemle yola çıkmayı tercih etmiştir. Mavi Marmara inisiyatifinin küresel meşru muhalefetle birlikte hareket etmesi, zannedilenin aksine Müslümanlar lehine bir kazanca dönüşmemiştir.

    Maduro gibilerini fenomen ve lider yapan muhalefet, muvaffak olamamıştır. Gazze ablukası netice itibariyle kalkmamıştır. Ablukanın kalkması topyekün bir anlayış ve yaklaşım değişikliği ile alakalıdır. Meydanları doldurup gazımızı boşaltmak çözüm değildir. Çözüm, fiziki işgalcilere karşı zihin işgali cephesinden topyekün bir yaklaşım değişikliği ve müspet neticeyi, ümmetin her ferdinin gayretiyle alakalı görmekle ilgilidir. Öncelikle Batı’ya beyin göçünü durdurmak lazımdır. Ülkemizde veya yurt dışında, yabancılara teslim ettiğimiz her çocuk ya da gencin zihin işgaline maruz kalması kaçınılmazdır. Beyin göçü aynı zamanda zihin göçüdür. Maruz kalınan eğitim sistemi zihinde görünmeyen ağlar örer. Aşağı olma veya geri kalma duygusu yabancılaşmanın başlangıcı olacak ilk adımdır. Kendi değerler sisteminin yetersizliği fikrinin aşılanması aşağılık duygusunu tetikler.

    Müslüman gençler kendi coğrafyalarında eğitim ve iş imkânı varken Batı’yı tercih ederek zihinlerinin işgaline kapı açmış olmaktadır. Kendi aşımızla kavrulmak, kendi eğitim ve iş imkânlarımızla iktifâ ve istiğnâ etmek, zihin işgali ile ilgili kararlı bir duruş göstermek gerekir. “Bir yerde yangın ve düzensizlik varsa, düzensizliğe son verin yangın kendiliğinden söner” vecizesini hatırlayalım. Bu sözü değiştirerek şöyle düzenliyorum: “Müslümanlar zihin işgaline son versinler fiziki işgaller kendiliğinden duracaktır.” Önce zihinlerdeki karışıklığa son vermelidir. Mesela iş için Batı’ya gitmekle sosyal güvenlik için gitmek birbirine karışmaktadır. İş için gittiğini söyleyip kendi ülkelerinin dışında vatandaşlık arayışına girenlerin ekseriyetle asıl amacı sosyal güvenlik arayışıdır. İslam ümmeti, sosyal güvenliğini kendi coğrafyalarında ve kendi imkânlarıyla üretecek kabiliyete sahiptir.

    Ülke dışında okumuşluğun en büyük tehlikesi kendi insanına ve değerlerine yabancılaşmadır. Okumuşlarda görülen bir aşağılık duygusu hastalığı var. Bu hastalığa sahip olanlar her fırsatta kendilerini iki milyarlık Müslümanlar kütlesinden ayırmak, “itizal” etmek için fırsat arıyorlar. İki laflarının biri eskiden “geri kaldık” cümlesiydi, son zamanlarda “ahlakta da geri kaldık” cümlesi eklendi. Kendimizi değil de başkasını yargılamak, ahlakını masaya yatırmak kolay geliyor. Kendi ahlaklarını niçin masaya yatırmıyorlar? Kendisiyle yüzleşmek ve hesaplaşmak daima zordur. Başkasının ahlakı üzerinden ahkâm kesmek ve ileri geri laflar etmek daima kolaydır. Yaşadığımız tablo aslında şudur: Seküler kurumlarda “okumuş Müslümanların” zihinleri dönüşüm yaşamaktadır. “Her topluluğun kuvvetli yanları zayıf yanları fırsatları tehditleri olur” diye düşünmüyorlar.

    Karşılaştığım bir TV programındaki ilginç durumu da burada zikretmek isterim. Kendisini “Kur’an Müslümanı” olarak niteleyen bir programcının tasavvuf muhalifi sözde aydınla söyleşisini izlemiştim. Konuşmacı Abdülkadir Geylani Hazretlerinin menkıbelerinde güya onun nasıl ikinci bir ilaha dönüştürüldüğünü ballandırarak anlatıyordu. Sözde kendisi tevhit ehliydi, kendi dışındakiler şirke bulaşmıştı. Ama konuşmasının bir yerinde kendini ele verdi. Anlattığı bir olay şuydu: İsmail Paşa Hidivliği sırasında Mısır’daki dört mezhep âlimlerini toplar ve İslam Hukukuna göre kanunlaştırma faaliyeti yapmalarını ister. Âlimler mezhep ayrılıklarını bırakıp bir kanun metninde anlaşamaz. Bunun üzerine İsmail Paşa, “madem siz anlaşamadınız ben de yabancı bir kanun tercümesini alıyorum” der. Sözde tevhid savunucusu tasavvuf muhalifi hoca, bu olayı anlatırken o kadar heyecanlandı ki kelimelerle tarif edilemez. “Bu Müslümanlar adam olmaz, anlaşamaz, alın gâvurun kanunlarını” der gibiydi. İçinde saklı seküler duygular dışarı fırladı, liberal yasalardan memnuniyetini, Müslümanlardan rahatsızlığını izhar etti. Aslında Müslümanların insan kaynaklarından rahatsızlık, gizli bir sekülerleşmenin dışa vurumundan başka bir şey değil.

    İslam’ın hidayet nazariyesi zıt kutupluluk üzerine kuruludur. İman, inkâr ve küfür ile anlam kazanır. Oysa seküler bakış açısı tek hakikatçi bir temele dayanmaz. Bu bakış açısına göre iman, fikirlerden bir fikir, kanaatlerden bir kanaattir. Mesela seküler eğitim kurumlarında Çanakkale savaşları veya diğer muharebeler anlatılırken “kâfirlere karşı savaştık” ifadesine asla yer verilmez. “Düşmana karşı savaştık” tabiri kullanılır. Bu eğitim sisteminin düzeltilmesi gerekir. Vaktiyle “âmene’r-rasûlü” aşr-ı şerifinde geçen “kâfirlere karşı bize yardım et” cümlesinin bir ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ kitabına girdiği fark edilmişti, derhal çıkartıldı. Mevcut “Din Kültürü” kitaplarına göre İslam tek hakikat değil; inanış ve yaşayış biçimlerinden sadece biridir. Milli Eğitim’imiz en kısa zamanda kendi değerlerimize uygun müfredat ve içeriğe dönmelidir. Şimdi şu soruyu sorarak bitirelim. Maduro’nun hidayeti ve Müslümanların hidayetten uzaklığı üzerine zihnini temellendirmiş ilahiyatçıya, acımaktan başka ne yapabiliriz?

    Müslümanlar dalalette,  kendisi çok mu doğru yolda? Bir insan ancak bu kadar kendi değerlerine yabancılaşabilir. Müslümanları hidayetten uzak görüş marazi bir ruh halidir ve bu halin tedaviye ihtiyacı bulunmaktadır. Sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bilmezsek Allah o nimeti elimizden alabilir. Sahip olduğumuz en büyük nimet hidayet nimetidir. Bu nimete sahip olanlarla aramızda bir sevgi bağının olması, nimetin bizde de olduğunu gösterir. Müslümanlardan kalben kopuş, bu nimetten kopuş tehlikesi de taşımaktadır. İsrail Gazze’yi her bombalayışında sadece verdiğimiz şehitlerin acısı yüreğimizi dağlamamalıdır. Bu bombalamada acaba kaç kendi insanından ve değerler dünyasından kopmuş sözde aydın, Müslümanların izzetine dil uzatacak? Bu kaygı ve acı da şehitlerimize olan acımız kadar yüreğimizi dağlamalıdır. Allah cümlemizi hidayet nimetinden ve Müslümanlardan ayırmasın. âmîn.

    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.