İnsan Üretimi Değerler Çözüm mü? (Prof. Dr. Şemseddin Kırış)
Son günlerde ‘otoriterleşme’ ile ilgili yazılar okudum. Okuduklarımdan anladığıma göre ‘otoriterleşme’ denince mafya gibi kanunsuz, hukuksuz yapılanmalara karşı devletin gücünü etkili biçimde göstermesi kastedilmemektedir. Hukuk ihlallerine karşı mücadele, devletin zaten asli görevidir.

Amerikalı iki siyaset bilimci Steven Levitsky ve Lucan Way tarafından literatüre kazandırılan “rekabetçi otoriterlik” olgusunun telaffuz edilebilmesi ancak belirli şartlarla mümkündür. İktidar erki muhalefetin örgütlenme ve halka ulaşma kapasitesini kamu gücünü kullanarak sınırlıyorsa, adlî/mâlî suçlarla siyasi/düşünce suçlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırmıyorsa, halkta karşılık bulmuş yapılarla ilgili yargı kararları, yayın yasakları, idari para cezaları ve kayyım süreçlerinin adaletle yapıldığına dair kamuoyunda tam bir güven oluşmuyorsa rekabetçi otoriterlik olgusundan söz edilebilmektedir. Okuduğum yazılar bana bir hadisi de hatırlattı. Hatırladığım hadiste nübüvvetten sonra hilafetin geleceği, ardında “ısırıcı sultanlık” geleceği, daha sonra “zorlayıcı sultanlık” geleceği ifade ediliyordu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 30: 356) Hadiste “ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا” ifadesi geçmektedir. Bu ifade umumiyetle “ısırıcı/baskıcı sultanlık” diye tercüme ediliyor. Yine aynı hadiste “ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً” ifadesi geçmektedir. Bu ifade de genellikle “baskıcı otorite” şeklinde tercüme ediliyor. Halbuki “مُلْكًا عَاضًّا” ile “مُلْكًا جَبْرِيَّةً” arasında fark vardır. Kanaatimize göre “مُلْكًا عَاضًّا” ifadesini “iktidarın başkasının eline geçmesini istemeyen otorite” şeklinde anlamamız mümkündür. “مُلْكًا جَبْرِيَّةً” ifadesini de “toplum mühendisliği yapan otorite” şeklinde anlamamız mümkündür.
Modern Dünyada Otoriterleşme Olgusu
Son yüzyılda dünya siyasetine yön veren küresel güçler, geleneksel imparatorlukların tasfiyesini ulus-devlet modeli üzerinden yönetmiştir. Yaklaşık bir asır önce ilan edilen Wilson prensiplerinin ruhu da esasen bu yeni devlet mimarisine dayanmaktaydı. Bu modelde ilk olarak, etno-kültürel milliyetçiliği temsil kabiliyetine sahip bir lider figürü öne çıkarılmış; ardından bu liderin karizması iç dinamiklerden ziyade dış desteklerle tahkim edilmiştir. Meydana getirilen bu güçlü lider kültü etrafında kapsamlı bir toplum mühendisliği gerçekleştirilmiştir. Çünkü yeni bir ulus yaratmak, üretilmiş bir karizmaya dayalı olarak toplumu tepeden tırnağa yeniden tasarlamak anlamına gelmekteydi. Bu mühendislik sürecinin en köklü ve sarsıcı sonucu, toplumun yüzyıllardır süregelen en temel dayanağından, yani “Tanrı ile olan ilişkisinden” ve ilahi meşruiyet zemininden koparılması olmuştur. Aşkın bağları kesilmiş ve dünyevileşmiş bir liderlik etrafında inşa edilen toplumun bir arada kalabilmesi için ise ilahi olanın yerine insan üretimi yeni bir değer sisteminin konulmasına ihtiyaç duyuldu. Yönetimde halkın iradesini dikkate alma, eşitsizlikleri azaltma ve refahı tabana yayma vaadiyle formüle edilen “liberal demokrasi”, bu meşruiyet boşluğunu doldurmak üzere İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan küresel nizamın kurucu değeri olarak inşa edilmiştir. Zaman içinde devlet kurucusu etno-kültürel milliyetçi liderler otoriterleşti. Halkı kendisi ile ikna ettikleri bir değer olan demokrasi, onlar için bir araç olmanın ötesinde anlam taşımaz hale geldi. Kurucu ulus devlet liderlerinin vefatından sonra gelen liderlerde bu otoriterleşmeyi hafifletici adımlar atanlar oldu. Ancak burada bir sorun ortaya çıktı. Meşruiyetin kaynağı Allah’tan alındığı için yerine ikâme edilecek yeni bir meşruiyet kaynağına ihtiyaç duyuldu. Kurucu liderin bütün söz, fiil ve ulusa seslenişleri meşruiyetin kaynağı oldu. Meşruiyet sorununun bir biçimde çözülmesi, sonraki iktidarlarda da otoriterleşme eğilimini hafifletmedi. İçeride eksik kalan meşruiyet ihtiyacı, yeri geldi verilen tavizler karşılığında dış dinamiklerle de tamamlandı.
Yönetenlerin tercihleri ile yönetilenlerin tercihleri arasında bir dengenin tutturulduğu, “ortak refah” vurgusunun öne çıkarıldığı bir entelektüel tutku olarak ‘liberal demokrasi’nin çok reklamı yapıldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin üzerinden yaklaşık üç çeyrek asır geçti. Geldiğimiz noktada sadece Türkiye değil tüm dünyada muhafazakâr ya da liberal demokrat iktidarların otoriterleştiği ve siyaset kurumuna olan güvenin ciddi olarak sarsıldığı konuşuluyor. Nobel ödüllü ünlü bir iktisatçının, liberal demokrasilerin yıpranmanın ötesinde tükendiği, kendini yenilemezse bir çıkmazın içine girdiği meâlindeki açıklamalarını okudum. Otoriterleşme sadece ülkemiz gündemi değil dünya gündeminde de güncel olarak tartışılan bir konu. Demokrasiyi gençler için bir değer olarak sunmanın toplumsal karşılığının azaldığı görülüyor. Liberal ya da muhafazakâr değerler ile yola çıkan tüm iktidarlar zaman içinde otoriterleşiyor. Sadece iktidar cephesinin değil muhalefet cephesinin de kendi içinde hiyerarşik katmanları var. Tüm muhalif yapılar iktidara geldiklerinde otoriterleşecek, bu kaçınılmaz olarak görülüyor. Gençler toplumda bir yer edinmek ve kendi kişiliklerini gerçekleştirmek istiyor. Kurdukları düzen ile genç gönülleri kendilerine çekemeyen iktidar ya da muhalefet, gençler için bir güven kaynağı değil. Gençler üzerinde yaptığım gözlemin bu konuyla alakası var. Gençlerin çoğu siyaset kurumuna soğuk bakıyor. Şöyle düşünenler az değil: Siyaset kurumunun yarı hiyerarşik ilginç bir çarkı var. O çarkın içine girmek ve kendini ifade ederek yapılan çalışmalara iştirak etmek kolay değil. Bununla birlikte dâvâsı ve vizyonu olan bir gencin o çarkın içinde olmadan ülkesi için üreteceği fikirlerin pratik hayatta bir karşılığı olmayacak.
Modern dünyanın asıl ürettiği değer, devlettir. Tanrı ile kurulan bağdan arındırılmış devletin kendisi bizzat kutsallığın kaynağıdır. Toplumun en önemli mutabakatı olarak dini askıya aldığınızda önünüzde devletin dışında kutsal bir yapı kalmıyor. Dinden arındırılmış profan devlet kaçınılmaz olarak otoriterleşiyor, ahlak üretmiyor. “Tuz gölüne düşen tuzlaşır” diye hikmetli bir söz vardır. Toplumun meşruiyet mutabakatı olarak din’den arındırılmış devlet, yok edici bir girdap gibi insanları yutuyor. Seküler devletin insanları yutması iki şekilde gerçekleşiyor. Devletin çarkını çevirme mevkiinde olanlar bu işi sürdürmek için taşıdıkları tüm değerlerden kendilerini soyutlamak zorunda kalabiliyor. Dinini vermeden o çarkı çevirmeye devam etmek zor görünüyor. Ahlakını vermeden de o çarkı çevirmeye devam etmek zor görünüyor. Kutsal devlet miti insanı yutuyor. “Söz konusu olan bekâ sorunu ise…” ile başlayan cümleler, belki “her yol mübahtır” ile bitmiyor. Fakat yine de ‘ilahi olan’la kurulan ilişkinin ciddi hasarlar alabildiği gözleniyor.
Kendi kişiliğini muhalefet saflarında gerçekleştirmek isteyen gençlerin durumu da daha az içler acısı değildir. Günümüz şartlarında bir gerçeği doğru biçimde tespit etmek gerekiyor. Devlet otoritesinin karşısında duran zarar ediyor ve bir netice de alamıyor. Kitleselleşmiş toplumsal muhalefetle bir netice alınacak günler geçmiş görünüyor. Olayları iyi takip eden gençler, ‘uluslararası normlara onay vermiş iktidarların’ küresel ölçekte destek bulduğunu ve otoriterleşmenin “önlenemediğini” izliyor. Netice itibariyle muhalefet saflarında olmak da insanı yutuyor. Çözüm üretmiyor.

Çözüm İnsan Üretimi Değerler mi?
Nobel ödüllü ünlü iktisatçının açıklamalarını rehber edinen ünlü bir yazar, liberal demokrasinin karşılaştığı sorunlara çözümün yine kendi değerlerinde olduğunu söylüyor. Ünlü yazar, tüm dünyada siyaset kurumuna güvenin azalması, iktisadi eşitsizliklerin katlanabilirlik sınırını aşması, körkörâne otoriterleşme gibi sorunlarla boğuşan liberal demokrasiler için çözümü şöyle sunuyor: Liberal demokrasinin “toplum ve ortak refaha olan güçlü bağlılık” gibi temel değerlerine geri dönülmesiyle sorunlar çözülebilir. “Toplum ve ortak refaha olan güçlü bağlılık” ifadesi dikkatimi çekti. Tükendiğini kendi uluslararası ödüllü ünlü alimlerce dillendirilen bir sistem için çözümü yine seküler değerler sisteminde arayan ünlü yazara ve diğer entelektüellere bir çift sözüm var. Gelenekten gelen toplumun, Allah’la güçlü bir bağı vardı. Bu bağ yok sayılarak bir düzen kuruldu. Önce ‘insanın tüm tercihleri kutsaldır’ denildi. Allah ile bağını “sürdürmek” insana ait tercihlerden “sadece” biri olarak kabul edildi. Öncelikle insana yaklaşım problemliydi, üretilen değerlerin insanları getirdiği nokta, ortadadır. Gençlerimiz kendi kişiliklerini gerçekleştirebilecekleri bir geleceği bu sistemde göremiyorlar. Kalbi ve kafası bu topraklara yabancılaşmış entelektüeller geleneksel toplumun Allah’la kurduğu güçlü bağı anlamaya çalışmayı hiç denemedi. Bu konu gündeme geldiğinde lafı döndürüp dolaştırıp “ne yani Teokrasi’ye mi dönelim” dediler. Halbuki son iki yüz yıl, insanın öncelikle kendine yaptığı toplum mühendisliklerinin tarihidir. Bugün sadece otoriterleşen devlet ve çöken liberal demokrasi bulunmuyor ortada. Asıl çöküşe geçen insan yapımı ve üretimi toplum mühendislikleridir. Siz önce başınıza ne giydiyseniz önünüze koyup bir düşünün. İnsanın Allah ile kurduğu o güçlü bağı anlamadan hiçbir şeyi anlayamaz ve karşılaşılan sorunlara çözüm üretemezsiniz. İnsanın Allah ile tarihte kurduğu güçlü bağı yok sayarak kurulan sistemlerin hepsi çökmeye mahkumdur. Yazımın başında zikrettiğim hadiste yer alan “zorlayıcı sultanlık/ مُلْكًا جَبْرِيَّةً” ifadesini “zorlayıcı otorite” şeklinde anlamamız mümkündür. Modern küresel paradigmanın, tüm insanlığın tarihinde yaşadığı en girift mesele olan “yönetme” sorununu Allah’ı ve ilahi değerleri etkisiz sayarak toplumları getirdiği nokta, iflasın dışında bir kelimeyle açıklanamaz.
Yapay zekâ, otoriterleşme’nin zıt anlamlısını ‘demokrasi’ olarak açıklasa da buna katılmıyorum. Otoriterleşme “yönetirken sınırları aşma”, “Allah’ın ve kullarının hakkını dikkate almama” değil midir? Tüm sınır aşmalarının zıt anlamlısı da “iyi müslüman olmaktır”. Çünkü iyi müslüman olursanız Allah’ı dikkate alır, O’nun kullarının hukukuna riâyet edersiniz. İyi müslüman olursanız aşağıdaki hadiste anlatılan idareci ve idare edilen olursunuz: Avf b. Mâlik el-Eşcaî (r.a.)’ın (ö.73) rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmaktadır: “İdarecilerinizin en hayırlısı sizin onları sevdiğiniz onların da sizi sevdiği, sizin onlara duâ ettiğiniz onların da size dua ettiği kimselerdir. İdarecilerinizin en şerlisi sizin onlara buğz ettiğiniz, onların da size buğz ettiği; sizin onlara lanet ettiğiniz onların da size lanet ettiği kimselerdir. Sahâbe, ‘bu durumda verdiğimiz sözü atalım ve itaatten çıkalım mı?’ diye sordu. Hz. Peygamber ‘namazı ikâme ettikleri sürece hayır, idarecilerinizden hoşlanmadığınız bir şey gördüğünüzde yaptığı işi çirkin görün ama itaatten el çekmeyin’ buyurdu.” (Müslim, İmâre, 65) Yazımızın başında geçen hadiste bulunan “zorlayıcı sultanlık” ifadesine tekrar dönersek şunu söyleriz. Hadiste geçen bu ifade içinde toplum mühendisliğinin de bulunduğu otoriterleşmedir. Otoriterleşme olgusundan önce yüz yıldır yaşanan toplum mühendisliğine ve insan ürünü değerler sistemine itiraz etmek ve bu itirazını “sürdürmek” gerekiyor. Bu yapılmadan siyasi kamplaşmanın taraflarından biri olmak insana çok şey kaybettiriyor.