Maya Tutar, Mermeri Su Değil Israr Deler: Milli Görüş’ün Siyasetteki Görünmeyen Gücü
Saadet Partisi’ni yalnızca 2001’de kurulmuş bir siyasi parti olarak okumak, arkasındaki yarım asrı aşan Milli Görüş geleneğini görmezden gelmek olur. Milli Nizam’dan Milli Selamet’e, Refah’tan Fazilet’e ve Saadet Partisi’ne uzanan bu çizginin yıllar önce ortaya attığı birçok düşüncenin bugün Türkiye siyasetinin ortak gündemine dönüşmesi tesadüf mü? Ayasofya’dan başörtüsü mücadelesine, 1 Mart Tezkeresi’nden TBMM’de “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” 468 oyla kabul edilen düzenlemeye kadar aynı hakikat karşımıza çıkıyor: Maya bazen geç tutar ama doğru maya er ya da geç tutar.

Milli Nizam’dan Saadet Partisi’ne uzanan Milli Görüş geleneğinin Ayasofya, başörtüsü, 1 Mart Tezkeresi, istişare ve 468 oyla kabul edilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” üzerinden Türkiye siyasetine etkisini değerlendirmek istedim.
Bazı siyasi partiler aldıkları oy kadar konuşulur.
Bazıları Meclisteki milletvekili sayılarıyla ölçülür.
Bazı siyasi hareketler ise bunların çok ötesinde bir etkiye sahiptir.
Onların gerçek gücünü anlamak için seçim gecesi ekranındaki yüzdeye değil, yıllar önce söyledikleri sözlerin bugün kimler tarafından söylenmeye başlandığına bakmak gerekir.
Ben Saadet Partisi’ne ve daha geniş ifadeyle Milli Görüş hareketine böyle bakıyorum.
Çünkü Saadet Partisi’ni yalnızca 2001 yılında kurulmuş bir siyasi parti olarak ele almak doğru değildir.
Saadet Partisi; 1970’te Milli Nizam Partisi ile başlayan, ardından Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi ile devam eden Milli Görüş siyasi geleneğinin bugünkü temsilcisidir.
İsimler değişmiştir.
Partiler kapatılmıştır.
Yeni partiler kurulmuştur.
Liderler değişmiştir.
Fakat temel fikir, teşkilat kültürü, siyasi gelenek ve dava anlayışı devam etmiştir.
Dolayısıyla burada “Saadet Partisi” dediğim zaman zaman yalnızca 2001 sonrasını değil, yarım asrı aşan Milli Görüş yürüyüşünü kastediyorum.
Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın bu hareket için kullandığı en güzel benzetmelerden biri “maya”dır.
Maya küçüktür.
Bir kaba baktığınızda hamurun veya sütün yanında belki görünmez bile.
Ama doğru yere çalındığında bütün sütü veya hamuru değiştirir.
İşte Milli Görüş’ün Türkiye siyasetindeki ağırlığını da böyle görüyorum.
Bir maya… Bir öz…
Belki bugün sonuç vermez.
Belki yarın da vermez.
Ama doğru fikir doğru yere bırakılmışsa, zamanı geldiğinde o maya tutar.

Son yumruğa değil, ondan önceki raundlara bakın
Bunu boks üzerinden anlatmak istiyorum.
Dünya ağır sıklet boks maçlarını düşünün.
Maç bazen on ikinci rauntta sert bir kroşeyle biter.
Seyirci son yumruğu görür.
Rakip yere düşer.
Hakem sayar.
Maç biter.
Sonra herkes:
“İşte maçı bitiren yumruk buydu” der.
Doğrudur ama eksiktir.
Çünkü o son yumruk aslında birinci rauntta başlamıştır.
İlk rauntta rakibin refleksi ölçülmüştür.
İkinci rauntta gardının nerede açıldığı görülmüştür.
Üçüncü rauntta boşa gitmiş gibi görünen yumruklar atılmıştır.
Dördüncü, beşinci, altıncı rauntta rakip yorulmuştur.
Ve sonunda o meşhur yumruk gelmiştir.
Yani son yumruk tek başına son yumruk değildir.
İlk on bir raundun toplamıdır.
Siyaset de böyledir.
Bugün “boşa gitti” dediğiniz bir çalışma, yirmi yıl sonra çok büyük bir siyasi dönüşümün başlangıcı olabilir.
Milli Görüş’ün yaptığı pek çok çalışmayı ben işte böyle görüyorum.
Birinci rauntta atılan yumruklar…
İkinci rauntta atılan yumruklar…
Belki o gün rakibi yere düşürmüyor.
Belki kamuoyunu hemen değiştirmiyor.
Ama hiçbirisi boşa gitmiyor.

Ayasofya: Yıllarca aynı söz söylendi
Ayasofya bunun en güzel örneklerinden biridir.
Kim hatırlamaz?
“Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın.”
Bu söz Milli Görüş geleneğinin onlarca yıl boyunca taşıdığı bir slogandı.
Ayasofya’nın önünde programlar yapıldı.
Sabah namazları kılındı.
“Seccadeni al gel” denildi.
İstanbul’un fethi programlarında Ayasofya gündeme getirildi.
Yıllarca…
Sabırla…
Israrla…
Belki o günlerde bazıları bunlara gülüyordu.
“Böyle şey olur mu?”
“Bununla mı Ayasofya açılacak?”
“Sabah namazı kılınca ne değişecek?”
deniliyordu.
Ama maya çalınıyordu.
Bir fikir toplumun hafızasında diri tutuluyordu.
Ve yıllar sonra Ayasofya yeniden ibadete açıldı.
Elbette bir devlet kararının hukuki ve siyasi sorumluluğu o kararı alan makamlara aittir.
Biz de “Ayasofya’yı tek başımıza açtık” demiyoruz.
Bizim söylediğimiz başka bir şey:
O fikri onlarca yıl kim diri tuttu?
Kim “Ayasofya açılsın” demekten vazgeçmedi?
Kim o meydanlarda sabah namazı kıldı?
Kim nesiller boyunca aynı hedefi gündemde tuttu?
İşte burada Milli Görüş’ün çaldığı mayayı görmek gerekir.
Fakat bizim Ayasofya’dan kastımız yalnızca kapının açılması da değildi.
Ayasofya bizim için bir semboldü.
“Hak geldi, batıl zail oldu” anlayışının bir sembolüydü.
O nedenle bugün kendimize sormamız gerekiyor:
Ayasofya gerçek anlamda tamamen açıldı mı?
Eğer faiz düzeni devam ediyorsa…
Uyuşturucu gençliği tehdit ediyorsa…
Kumar yaygınlaşıyorsa…
Rüşvet, israf ve haksızlık ortadan kalkmamışsa…
Adalete olan güven güçlenmemişse…
Üretim yerine borç ve faiz ekonomisi konuşuluyorsa…
O zaman bizim idealimiz açısından Ayasofya’nın yalnızca kapısı açılmış demektir.
Gerçek anlamda Ayasofya; hakkın üstün olduğu bir nizamla açılır.
Adaletin hâkim olmasıyla açılır.
Faizin azalmasıyla açılır.
Üretimin çoğalmasıyla açılır.
Gençlerimizin uyuşturucudan ve kumardan korunmasıyla açılır.
Rüşvetin ve israfın ortadan kaldırılmasıyla açılır.
İşte o zaman:
“Ayasofya artık gerçekten açıldı” diyebiliriz.

Başörtüsü mücadelesi de aynı Milli Görüş yürüyüşünün parçasıdır
Burada tarihsel devamlılığı doğru okumamız gerekiyor.
Bugünkü Saadet Partisi 2001’de kurulmuştur.
Ama Saadet Partisi’nin beslendiği Milli Görüş hareketi 1970’lerden beri vardır.
Bu nedenle 1990’lı yıllardaki başörtüsü mücadelesini bugünkü parti tabelası üzerinden değil, Milli Görüş geleneği üzerinden değerlendirmek gerekir.
28 Şubat dönemini yaşayanlar bilir.
Başörtülü öğrenciler üniversite kapılarından çevrildi.
İnsanlar eğitim haklarıyla inançları arasında tercihe zorlandı.
Başörtüsü yasağına karşı meydanlarda eylemler gerçekleştirildi.
İnsan zincirleri oluşturuldu.
1998’de gerçekleştirilen büyük “Başörtüsüne Özgürlük İçin El Ele” eylemi de o dönemin sembol hareketlerinden biriydi.
Milli Görüş camiası bu mücadelenin siyasi ve toplumsal olarak en güçlü taşıyıcılarından biriydi.
O günlerde de bunlar küçük adımlar gibi görülüyordu.
Ne değişecek?
Bir insan zinciriyle sistem mi değişir?
Bir açıklamayla yasak mı kalkar?
Ama yine aynı şeyi söylüyorum:
İlk raunttaki yumruklar bunlardı.
Sonrasında Türkiye değişti.
Başörtüsü üzerindeki yasakların önemli bölümü ortadan kalktı.
Bugün başörtülü bir kadın milletvekili olabiliyor.
Bakan olabiliyor.
Doktor olabiliyor.
Öğretmen olabiliyor.
Üniversiteye girebiliyor.
Bugünden geriye baktığımızda bunlar sıradan görünebilir.
Ama o günün Türkiye’sinde hiç de sıradan değildi.
İşte maya budur.

Milli Görüş yalnız kendi mahallesine konuşmadı
Saadet Partisi’nin siyasi etkisini değerlendirirken başka bir noktayı daha gözden kaçırmamak gerekiyor.
Bu hareket yalnızca kendisine benzeyenlerle konuşmadı.
CHP ile siyasi iş birliği yapıldığında büyük eleştiriler geldi.
“Milli Görüş CHP ile nasıl yan yana gelir?”
denildi.
Ama ben meseleye farklı bakıyorum.
Siyaset, zaten size benzeyen insanlarla konuşmak değildir.
Size benzemeyenlerle konuşabilmek, onları etkileyebilmek ve bazı konularda ortak bir zemin meydana getirebilmektir.
Saadet Partisi’nin CHP ile kurduğu temasların ardından CHP’nin muhafazakâr toplumla, dinî değerlerle, Kudüs ve Filistin meselesiyle kurduğu dilde yaşanan değişimleri de görmezden gelemeyiz.
Kudüs mitinglerinde farklı siyasi geleneklerin yan yana gelebilmesi önemlidir.
Bir zamanlar aynı meydanda bulunması düşünülemeyecek insanlar Filistin konusunda ortak cümleler kurmaya başladıysa bunu da küçümsememek gerekir.
Ben buna da maya diyorum.
Saadet Partisi girdiği ortamda kendi kimliğini kaybetmek zorunda değildir.
Tam tersine, karşısındaki siyasi yapıyı bazı konularda kendi değerlerine yaklaştırabiliyorsa siyaset tam olarak budur.
Milli Görüş’ün geçmişinde de bunun örnekleri vardır.
Koalisyonlara girdi.
Farklı siyasi partilerle çalıştı.
Ama kendi görüşünü masaya koydu.
Saadet Partisi’nin “özgül ağırlığı” dediğimiz şey de tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Dokuz milletvekiliniz olabilir.
Ama dokuz milletvekilinden çok daha büyük bir fikir ağırlığınız olabilir.
Çünkü siyasette her şey sayı değildir.
İstişare kültürü: Karar hoşumuza gitmese bile…
Son dönemde TBMM’de 468 oyla kabul edilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” düzenleme etrafında yaşanan tartışmalar da bana bir kez daha Saadet Partisi’nin istişare geleneğini düşündürdü.
Saadet Partisi’nin karar alma sistemi günübirlik sosyal medya tepkilerine göre kurulmuş bir sistem değildir.
Milli Görüş geleneğinde istişare vardır.
Yetkili kurullar vardır.
Genel İdare Kurulu vardır.
Başkanlık Divanı vardır.
Partinin farklı mekanizmalarında mesele tartışılır.
Artısı konuşulur.
Eksisi konuşulur.
Riskleri konuşulur.
Sonunda bir karar alınır.
Bu yapı Erbakan Hoca döneminde de böyleydi.
Bugün de bu geleneğin korunması gerekir.
Elbette parti mensupları her kararı sevmek zorunda değildir.
Bir karar bana ters gelebilir.
Size ters gelebilir.
Toplumun bir kesimi tepki gösterebilir.
Ama istişare mekanizması çalıştıktan sonra teşkilat mensubunun yapması gereken ilk şey fevri davranmak değildir.
“İstifa ediyorum.”
“Bitti.”
“Artık burada durmam.”
demek kolaydır.
Asıl mesele alınan kararın neden alındığını anlamaya çalışmaktır.
Çünkü geçmişte de Saadet Partisi çok eleştirildi.
Referandumlarda aldığı tavırlar nedeniyle eleştirildi.
Suriye meselesinde söylediği sözler nedeniyle eleştirildi.
İttifak kararlarında eleştirildi.
CHP ile yaptığı iş birliğinde eleştirildi.
Terör meselesi üzerinden çok ağır ithamlara uğradı.
Ama siyasetin garip bir tarafı var:
Dün sizi bir görüşünüz nedeniyle suçlayanlar, birkaç yıl sonra sizin söylediğiniz noktaya gelebiliyor.
İşte bu nedenle günlük öfkeyle elli yıllık bir siyasi hareket değerlendirilmemeli.
Sükûnetle bakılmalı.
Araştırılmalı.
Sonucu görülmeli.

O Gün Atılan Adım, Bugünün Mayasıydı
Burada özellikle hatırlatmak istediğim önemli bir hadise var.
Erbakan Hocamızın vefatından sonra Saadet Partisi Genel Başkanlığı görevini Prof. Dr. Mustafa Kamalak yürütüyordu. Çözüm sürecinden önce Türkiye’nin Güneydoğu meselesinin son derece sert ve gergin olduğu bir dönemden geçiyorduk. O dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, özellikle CHP ve MHP’ye yönelik olarak sık sık, “Sivas’ın ötesine geçemezsiniz” eleştirisini dile getiriyordu. Gerçekten de siyasi partilerin bölgeyle temas kurmakta oldukça zorlandıkları yıllardı.
Öyle bir atmosfer oluşmuştu ki zaman zaman devletin ve iktidarın dahi bölgede rahat hareket etmekte zorlandığı bir Türkiye’den söz ediyoruz.
İşte böyle bir dönemde Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak ve beraberindeki heyet Güneydoğu’ya gitmeye karar verdi.
Siirt’e, Şırnak’a, Cizre’ye…
Saadet Partisi heyetine güvenlik açısından ciddi risklerin bulunduğu, can güvenliğinin sağlanmasının güç olduğu ifade edildi.
Fakat Kamalak’ın yaklaşımı çok netti:
“Biz can güvenliği istemiyoruz. Orası da bizim memleketimiz, oradaki insanlar da bizim vatandaşımız, bizim kardeşimiz.”
Ve gittiler.
Vatandaşlarla görüştüler.
Esnafla oturdular.
İnsanların derdini dinlediler.
Kucaklaştılar, konuştular, temas kurdular.
Bugünden bakıldığında sıradan bir siyasi ziyaret gibi görülebilir. Fakat o günün şartları içerisinde bu son derece kıymetli bir adımdı.
İşte benim “maya” dediğim şey tam olarak budur.
Saadet Partisi o gün sonuç almak için değil, doğru olduğuna inandığı için o bölgeye gitti. Devletin birliği ile milletin kardeşliğini birbirinin alternatifi olarak görmedi. “Bu ülkenin insanlarıyla konuşulur, temas kurulur, kardeşlik hukukuyla meseleler çözülür” dedi.
Belki o gün bunun siyasi karşılığı hemen görülmedi.
Belki atılan o adım küçük görüldü.
Ama bugün TBMM’de geniş bir mutabakatla kabul edilen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun etrafında oluşan siyasi zemine baktığımda, yıllar önce atılan o adımların anlamını daha iyi görüyorum.
Benim kanaatimce bugün iktidarın toplumsal bütünleşme, kardeşlik, diyalog ve Meclis uzlaşısı üzerinden bir düzenleme getirebildiği siyasi zeminin oluşmasında, yıllar boyunca bu dili savunanların da payı vardır.
Mustafa Kamalak’ın o gün Şırnak’a, Cizre’ye, Siirt’e yaptığı ziyaret de bu yolun küçük fakat anlamlı taşlarından biridir.
O gün tohum atıldı.
Bugün filizlerini görüyoruz.
O gün maya çalındı.
Bugün o mayanın tuttuğunu görüyoruz.
Saadet Partisi’nin siyasetteki gerçek ağırlığını da işte burada aramak gerekir. Bazen bir siyasi hareketin etkisi çıkardığı kanunda değil, yıllar sonra başkalarının çıkarabileceği kanunun toplumsal ve siyasi zeminini hazırlamasında ortaya çıkar.
Birinci rauntta atılan yumruk belki maçı bitirmez.
Ama on ikinci raunttaki sonucun yolunu açabilir.
O Gün Atılan Adım, Bugünün Mayasıydı
Saadet Partisi’nin siyasetteki gerçek ağırlığını da işte burada aramak gerekir. Bazen bir siyasi hareketin etkisi çıkardığı kanunda değil, yıllar sonra başkalarının çıkarabileceği kanunun toplumsal ve siyasi zeminini hazırlamasında ortaya çıkar.
Birinci rauntta atılan yumruk belki maçı bitirmez.
Ama on ikinci raunttaki sonucun yolunu açabilir.
Saadet Partisinin o günkü Güneydoğu ziyareti de benim gözümde tam olarak böyle bir adımdır.
Mermeri delen damlanın gücü değil, istikrarıdır
Tam da burada o güzel dizeleri hatırlıyorum:
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Siyasi mücadele biraz da budur.
Tohumu atarsınız.
Belki siz filizlendiğini göremezsiniz.
Belki ağacın altında oturmak size nasip olmaz.
Ama size düşen tohumu atmaktır.
Çünkü mermeri delen şey bir damla suyun kuvveti değildir.
Aynı noktaya yıllarca düşmeye devam etmesidir.
Milli Görüş’ün siyasi yürüyüşüne baktığımda bunu görüyorum.
Ayasofya…
Bir damla.
Başörtüsü mücadelesi…
Bir damla.
1 Mart Tezkeresi…
Bir damla.
Kudüs…
Bir damla.
Filistin…
Bir damla.
D-8…
Bir damla.
İslam ülkeleri arasında iş birliği…
Bir damla.
Faizsiz ekonomi ideali…
Bir damla.
Üretim ekonomisi…
Bir damla.
Adil Düzen…
Bir damla.
Bunlardan herhangi birisine sadece tek bir gün üzerinden bakarsanız:
“Ne oldu ki?”
diyebilirsiniz.
Fakat 1970’ten bugüne doğru baktığınızda bambaşka bir fotoğraf görürsünüz.
Bir zamanlar yalnızca Erbakan’ın kürsülerde söylediği pek çok sözün bugün farklı siyasi partilerin konuşmalarında yer aldığını görürsünüz.
Bir zamanlar hayal denilen D-8’in kurulduğunu görürsünüz.
Bir zamanlar açılamaz denilen Ayasofya’nın açıldığını görürsünüz.
Bir zamanlar kaldırılamaz denilen başörtüsü yasaklarının kaldırıldığını görürsünüz.
Bir zamanlar yan yana gelmesi düşünülemeyen siyasi partilerin aynı meselelerde ortak zemin aradığını görürsünüz.
İşte ben buna:
“Maya tuttu” diyorum.

Milli Nizam’dan Saadet’e: Tabela değişti, yürüyüş devam etti
Dolayısıyla Saadet Partisi’nin tarihini 2001’den başlatıp değerlendirmek bizi eksik bir yere götürür.
Bu siyasi geleneğin yolculuğu çok daha eskidir.
Milli Nizam Partisi…
Milli Selamet Partisi…
Refah Partisi…
Fazilet Partisi…
Ve Saadet Partisi…
Bunların her birisi aynı tarihsel yürüyüşün farklı dönemlerdeki siyasi adresleridir.
Elbette her dönemin şartları farklıdır.
Her partinin kadroları ve politik kararları arasında farklılıklar olabilir.
Ancak ana damar bellidir:
Milli Görüş.
Bu nedenle bugün Saadet Partisi’nin yaptığı bir çalışmayı değerlendirirken arkasındaki yarım asırlık hafızayı görmek gerekir.
1970’lerde atılan bir tohum 1990’larda filizlenebilir.
1990’larda söylenen bir söz 2020’lerde devlet politikası hâline gelebilir.
Bugün söylediğiniz bir sözün sonucunu ise belki 2040’larda göreceğiz.
Siyaset biraz da budur.
Her şeyi kendi ömrümüzün içerisine sığdırmaya çalışırsak büyük davaları anlayamayız.
Bizim vazifemiz doğru bildiğimiz şeyi söylemek ve çalışmaktır.
Sonucu Allah takdir eder.
Nasreddin Hoca göle maya çalarken:
“Ya tutarsa?”
demiş.
Ben Milli Görüş’e baktığımda artık “Ya tutarsa?” demiyorum.
Çünkü bazı mayaların tuttuğunu zaten gördük.
Ayasofya’da gördük.
Başörtüsünde gördük.
Belki bugün henüz tutmamış mayalarımız da var.
İslam Birliği…
Adil ekonomik düzen…
Faizden kurtulmuş bir ekonomi…
Üreten bir Türkiye…
Bağımsız dış politika…
D-8, D-60…
İsrafın son bulduğu bir devlet yapısı…
Adaletin tam anlamıyla tesis edildiği bir ülke…
Bunların mayası da çalındı.
Belki bugün değil.
Belki yarın değil.
Belki yirmi yıl sonra.
Ama biz çalışmaya devam ettiğimiz sürece o mayanın da bir gün tutacağına inanıyorum.
Saadet Partisi’ne ve Milli Görüş’e de buradan bakmak gerekir.
Bugünkü anket rakamından değil.
Bugünkü sosyal medya tartışmasından değil.
Bugünkü siyasi ittifaktan da değil.
1970’ten bugüne uzanan istikametten bakmak gerekir.
Çünkü bazı siyasi partiler seçim kazanır ve tarihe karışır.
Bazı hareketler ise seçim kaybetseler bile düşüncelerini ülkenin geleceğine bırakırlar.
Milli Görüş’ün Türkiye siyasetindeki esas gücü de bana göre buradadır.
Tabela değişebilir.
Partinin adı değişebilir.
Şartlar değişebilir.
Ama maya doğruysa…
Öz sağlam ise…
İstişare korunuyorsa…
İstikamet bozulmuyorsa…
O maya er ya da geç tutar.
Maya tutuyor.
Damlaya damlaya…
Sabırla…
İnatla…
Yarım asrı aşan bir yürüyüşle…
Ve Allah’ın izniyle tutmaya da devam edecek.
Selam ve dua ile…
Ertuğrul Köse
