Bacası Tüten Evlerden Bacası Sönen Köylere 2
Bir zamanlar her evinden duman yükselen, çocuk sesleri eksik olmayan köylerde bugün sessizlik hâkim. Bacası tüten Anadolu köylerinden bugüne uzanan hüzünlü bir yolculuk… Geçen yazımda, bu yıl ilk kez bizim evin hatta Yayla mahallesinin kapalı kaldığını anlatmıştım.

Aslında mesele sadece bir evin kapalı kalması değil. Mesele, yıllardır birer birer kapanan köy evleri, sessizleşen mahalleler ve kaybolan bir hayatın hikâyesidir.
Ben köylerin boşalmasına yıllardır üzülüyordum. Bu yıl ise aynı hüznü kendi evimizde yaşadık.
Ama bugün biraz daha geriye gitmek istiyorum…
1979 – 1980 yılına…
Babamın ve babaannemin köyde yalnız kalması üzerine ailece köye taşındığımız yıllara…
Elektriğin Olmadığı Ama Hayatın Olduğu Yıllar
Bugün çocuklara anlatsak inanmazlar.
Bizim köyümüzde 1987 Kasım ayına kadar elektrik yoktu.
Akşam olunca gaz lambaları yanardı. Televizyon yoktu. Telefon yoktu. İnternet zaten hayal bile değildi. Aslında telefon değilde hayali vardı. Kibrit kutularına uzun ip bağlar telefonda konuşuyormuş gibi oyun oynardık ve ses geldiğine de inanırdık.
Eskiden hayat vardı.
İnsanlar birbirini tanıyordu.
Kapılar kilitlenmezdi.
Komşunun derdi herkesin derdiydi.
Akşamları bir evde toplanılır, çaylar içilir, sohbetler edilir, günün, haftanın, ayın ve yılların muhasebesi yapılırdı.
Bugün teknoloji var.
Ama o günlerdeki muhabbet yok.
Elektrik var.
Ama birçok evde ışık yanmıyor.

Köyde Her Ev Bir Üretim Merkeziydi
O yıllarda köylerde kimse boş durmazdı. Koyun yünü girmeyen ve koyun yününü işlemeyen ev yoktu. Ebemiz veya annemiz yün çorap ürer bizde yün çorap giyerdik. Ailecek yün çorap giyerdik. Tek kullanımlık değildi ömürlüktü ömürlük.. Tamiri bile olurdu.
Tavuklarımız vardı.
Hindilerimiz vardı. Hindi yumurtası büyük olur ve karnımızı doyururdu. Hindiler tavuklar gibi ahıra, samanlığa değil, uzaklara yumurtlar bulmak için hindilerin izini güderdik.
Koyunlarımız ve kuzularımız vardı. Köylerde koyunu olmayan çok az kişi olurdu. Gelen misafirlere kuzu kesilirdi kuzu kuzu… İstanbul’a her gelen sırık kebabı eder eşe dosta sepete koyup kebap getirirdi.
İneklerimiz, öküzlerimiz, eşeklerimiz vardı.
Bizim yirmi büyükbaş hayvanımız olmuştu.
Daha sonra kırk elli koyuna kadar çıktığımız dönemler oldu.
Sabah kalkılırdı. Evde herkes görevini bilir çil yavrusu gibi dağılırdı.
Hayvanların işi görülürdü.
Tarlaya gidilirdi.
Ot biçilir, odun çekilir, ekin biçilirdi.
Kimsenin “spor yapacağım” demesine gerek yoktu.
Hayat zaten başlı başına bir hareketti.
Biz çocuklar da hayatın içindeydi. Her çocuğun bir nacağı,(balta) bir çakı bıçağı, birde küçük tırpanı olurdu.
Bugünkü çocuklar gibi seyirci değildik. Bir iş verilmesini beklemezdik. O işi yapar “O iş tamam buba” derdik.
Hep hayatın tam ortasındaydık. İşten kaçmaz, iş bizden kaçardı. Ama hep komşu çocuğu daha çalışkan ve diri efe olurdu. Çocuklar içten içe sevilirdi. Büyükler sevmesini, çocuklar saygısını bilirdi. Şimdiki gibi kedi sever gibi çocuk sevilmezdi.

Çocuklar İş Yaparak Büyürdü
Daha ilkokul çağlarında hayvan otlatmaya giderdik. Okula giderken azığımızı ve odunumuzu da götürürdük. Azıkta çikolata, hazır börek boğaça olmazdı. Üzerine tereyağı sürülmüş 2 dilim köy ekmeği, tavuk ya da ibi yumurtası olurdu.
Elimize kendi boyumuzdan büyük sopalar alır,
Koyuna giderdik.
İneğe giderdik.
Odun taşırdık.
Su taşırdık.
Tarlaya giderdik.
Bunları anlatınca bazıları çocuk işçiliği gibi algılıyor.
Hayır…
Biz çalıştırılmıyorduk.
Hayatı öğreniyorduk.
Sorumluluk alıyorduk.
Üretmeyi öğreniyorduk. Tabi sövmeyi de
Paylaşmayı öğreniyorduk.
Bugün dönüp baktığımda sırtımda taşıdığım odunları özlüyorum.
Sırtımda taşıdığım otları özlüyorum. Sadece ben değil her çocuk sırtında ot ve odun taşımıştır mutlaka.
O günlerde yoruluyorduk ama mutlu oluyorduk. Ergenlik krizi, sinir stres neydi hiiç bilmezdik.

Harman Yerlerinde Kurulan Çocukluk
Hayvanlar ahıra girince akşamları bizim için bayram gibiydi. Tüm çocuklar toplanır oyunlar oynardık. Aslında oyun oynamaktan ziyade oyun üretirdik.
Harmanlarda top oynardık.
Kaşlarda maç yapardık.
Hoca Köyü, Kıran ve Yayla Mahallesi arasında rekabet olurdu.
Bazen saatlerce futbol oynardık.
Öyle ki maça giremeyenler küserdi.
Çünkü çocuk çoktu.
Şimdi dönüp bakıyorum da…
Eskiden bir takım kurmak için çocuk seçerdik.
Bugün köylerde çocuk bulmak zorlaştı.
Harman yerleri duruyor.
Ama ses yok.
Top yok.
Koşan çocuk yok.
İnsan bazen sessizliğin de bir sesi olduğunu anlıyor.
Köylerde Her Evden Duman Yükselirdi. Evin kadınları sabah erkenden yayığın suyunu en önce almak ve kendi bacasını ilk önce tütütmek için içten içe yarışırlardı. Erken kalkmak ve işe koyulmak köy kadını için onur ve gurur meselesiydi. Bir kadının veya gelinin çalışkanlığı veya tembelliği evin erkenden tüten veya tütmeyen bacasından belli olurdu. Kadınlar dedikodu veya birbirleri çekiştirmede değil, iş görmede yarışırlardı. Tabi arada sırada birbirleriyle çekiş edenlerde vardı yani. Çamaşır, bulaşık elde yıkanırdı. Aslında kadınlar böyle çalışmayı bırakınca şimdi hepsi hastalık hastası oldular.
Eskiden köyümüzde hangi eve baksanız bir hareket vardı.
Bir evde ekmek yapılıyordu.
Bir evde yoğurt mayalanıyordu.
Bir evde tereyağı çıkarılıyordu.
Bir evde tarhana garılırdı.
Bir evde kirman eğilirdi veya çıkrık çevrilirdi.
Sabahın ilk saatlerinde her evin bacasından duman yükselmeye başlardı.
Bugün ise birçok ev yerinde duruyor.
Ama kapıları kapalı.
Pencereleri kapalı.
Ocakları sönmüş.
Bacaları susmuş.
İnsan bazen düşünüyor…
Elektriğin olmadığı yıllarda köyler daha canlıydı.
Bugün elektriğimiz var.
Ama insanımız yok.

Köyler Sadece Evlerden İbaret Değildir
Köy dediğimiz şey birkaç evden ibaret değildir.
Köy; hatıradır.
Köy; çocukluktur.
Köy; üretimdir.
Köy; imecedir.
Köy; dayanışmadır.
Köy; dededir, ninedir.
Köy; harmandır, tarladır, koyundur, kuzudur.
Köy; geçmişimizdir.
Bu yüzden bir evin kapısı kapanınca yalnızca bir kapı kapanmaz.
Bir hikâye eksilir.
Bir hatıra eksilir.
Bir ses eksilir.
Bir nefes eksilir.
İşte bu yüzden yıllardır köyler sönmesin diye mücadele ediyoruz.
Ve işte bu yüzden bir evin kapalı kalmasına yalnızca bir evin kapalı kalması olarak bakamıyorum.
Çünkü biliyorum ki bizim yaşadığımız bu hüzün, bugün Anadolu’nun binlerce köyünde yaşanıyor.
İnşallah bir gün yeniden bacaların tüttüğü, çocuk seslerinin yükseldiği, kapıların açık kaldığı günleri görmek nasip olur.
Çünkü köyler yaşarsa, Anadolu yaşar.
Anadolu yaşarsa, Türkiye yaşar.
Yazının devamı “Çocukluğumuzun Üniversitesi Köydü” ile devam edecek
Selam ve dua ile…
Ertuğrul Köse