Sanatçı Cezmi Baskın’a Bir Soru da Bizden: Oynadığınız Bu Rollerle Türkiye Nereye Gider?
Akasya Durağı’nın Osman Ağa’sı olarak hafızalara kazınan Cezmi Baskın, canlandırdığı karakterle kendisini birbirinden ayıramayan bazı izleyicileri eleştirerek, “Bu seyirciyle bu ülke nereye gidebilir?” diye soruyor. Peki aynı soruyu tersinden sormak mümkün değil mi: Yıllarca ekranlardan topluma sunulan karakterlerle, normalleştirilen davranışlarla ve aile temsilleriyle Türkiye nereye gider?

Cezmi Baskın’ın “Bu seyirciyle bu ülke nereye gidebilir?” sözlerine farklı bir pencereden bakış: Seyircinin sorumluluğu kadar sanatçının ve ekranlarda sunulan rol modellerin toplumsal sorumluluğu da sorgulanmalı mı?
SANATÇI CEZMİ BASKIN NE DEDİ?
Sinema ve tiyatro sanatçısı Cezmi Baskın, Akasya Durağı dizisinde canlandırdığı Osman Ağa karakteri üzerinden kendisine ve eşine yöneltilen bazı soruları anlatırken şu ifadeleri kullanıyor:
“Benim eşime soruyorlarmış mesela, Osman abiye müptela olanlar. ‘Sizi Cezmi abi evde baltayla kovalıyor mu?’ diyorlar. Yani şimdi bu seyirciyle bu ülke nereye gidebilir ya? Yani bunu anlamıyor. Beni o adam sanan bir seyirciyle nereye gidebilir? Çok üzülüyorum buna yani. Bunun bir oyun olduğunu, bizim rol yaptığımızı; burada bir rol oynarsın, öbür tarafta gider başka bir şey oynarsın. Bizim mesleğimizin bu olduğunu bilmeyen insanlar…”
Cezmi Baskın’ın söylediği bir noktaya itiraz etmek zor.
Bir oyuncuyla canlandırdığı karakteri birbirinden ayıramamak, kurgu ile gerçek hayat arasındaki çizgiyi görememek elbette üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Ama Sayın Baskın’ın kurduğu cümlede beni asıl düşündüren başka bir soru var:
“Bu seyirciyle bu ülke nereye gidebilir?”
Ben de buradan kendisine başka bir soru yöneltmek istiyorum:
Peki, Sayın Cezmi Baskın; bu rollerle, bu dizilerle, bu karakterlerle Türkiye nereye gider?

SEYİRCİNİN SORUMLULUĞU VAR DA SANATÇININ YOK MU?
Bir sanatçı haklı olarak “Ben Osman Ağa değilim, o yalnızca oynadığım karakter” diyebilir.
Doğrudur.
Cezmi Baskın’ın özel hayatıyla Osman Ağa karakterini birbirine karıştırmak doğru değildir.
Fakat mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü seyircinin kurgu ile gerçeği ayırabilecek bir medya okuryazarlığına sahip olması bekleniyorsa, sanat dünyasının da milyonlarca insanın karşısına çıkardığı içeriğin nasıl bir kültürel etki oluşturabileceğini sorgulaması gerekmez mi?
Sanat yalnızca “Ben rolümü oynadım, paramı aldım ve gittim” denilebilecek kadar etkisiz bir alan mıdır?
Eğer öyleyse neden yıllardır “Sanat topluma ayna tutar” deniliyor?
Eğer televizyonun, sinemanın ve tiyatronun insan davranışları üzerinde hiçbir etkisi yoksa reklam sektörü neden milyarlarca liralık bir ekonomi oluşturuyor?
Ekranda tekrar tekrar gördüğümüz davranışların, kullandığımız kelimelerin, aile ilişkilerinin ve yaşam biçimlerinin toplum üzerinde hiç mi etkisi bulunmuyor?

AKASYA DURAĞI’NA BİR DE BU GÖZLE BAKALIM
Akasya Durağı yıllarca milyonlarca insan tarafından izlendi.
Osman Ağa, Sinan, Safiye ve diğer karakterler hafızalara kazındı.
Elbette bu bir komedi dizisiydi. Karakterlerin kusurları da çoğu zaman mizahın temel malzemesiydi.
Ancak dönüp baktığımızda şu soruyu sormanın yanlış olduğunu düşünmüyorum:
Bu dizide aile ilişkileri hangi davranışlar üzerinden mizaha dönüştürüldü?
Yalan söylemek…
Eşinden bir şeyler gizlemek…
İnsanları kandırmak…
Para veya çıkar uğruna türlü oyunlara başvurmak…
Eşler arasındaki güvensizlik…
Aile içinde sürekli entrika…
Sinan karakterini düşünelim.
Karısından bir şey gizlediğinde, çeşitli oyunlar çevirdiğinde veya başını belaya soktuğunda seyirci güldü. Çünkü senaryo bize bunu komedi olarak sundu.
Burada “Bu diziyi izleyen herkes kötü olur” gibi son derece basit bir iddiam yok.
Ama şunu soruyorum:
Bir davranış milyonlarca kez mizahın, eğlencenin ve kahkahanın içerisinde sunulduğunda onun toplumsal algımızdaki yerinin hiç değişmediğini söyleyebilir miyiz?

AYNA SADECE SEYİRCİYE Mİ TUTULACAK?
Sayın Baskın seyirciye aynayı tutuyor ve haklı olarak soruyor:
“Bir oyuncuyla karakteri nasıl birbirinden ayıramıyorsunuz?”
Güzel.
Fakat o aynayı biraz da ekranın öbür tarafına çevirelim.
Sanatçılar, yapımcılar, senaristler ve televizyon yöneticileri de kendilerine şu soruyu sorsun:
Biz yıllardır topluma ne gösteriyoruz?
Aileyi nasıl anlatıyoruz?
Evliliği nasıl anlatıyoruz?
Sadakati nasıl anlatıyoruz?
Anne-baba ilişkilerini nasıl anlatıyoruz?
Gençlere başarıyı, dürüstlüğü, emeği ve sorumluluğu ne kadar cazip gösterebiliyoruz?
Ben sanatın yalnızca kusursuz insanlar anlatmasını savunmuyorum.
Elbette kötü karakter olacak.
Hırsız da olacak, yalancı da olacak, aldatan da olacak, dolandırıcı da olacak.
Çünkü hayatın içerisinde bunların hepsi var.
Mesele bunların varlığı değil.
Mesele, hangi davranışı normalleştirdiğimiz, hangisini sevimli hale getirdiğimiz ve seyircinin karşısına hangi değerleri güçlü biçimde koyduğumuzdur.
Üstelik mesele yalnızca ekranda canlandırılan karakterlerden de ibaret değil. Son yıllarda sanat ve magazin dünyasında bahis, kumar ve uyuşturucu soruşturmalarıyla adı gündeme gelen, gözaltına alınan, hakkında adli işlem yapılan ya da kamuoyuna yansıyan test sonuçları üzerinden tartışılan isimlere de tanık oluyoruz. Elbette burada bütün sanatçıları aynı kefeye koymak, hakkında kesinleşmiş bir hüküm bulunmayan kişileri suçlu ilan etmek doğru olmaz.
Ancak toplumun sürekli gözünün önünde bulunan, özellikle gençler tarafından takip edilen insanların yaşam biçimleri ve kamuoyuna yansıyan davranışları da ister istemez bir mesaj üretir. O halde seyirciye “Siz nereye gidiyorsunuz?” diye sorarken sanat dünyasının da kendisine, “Biz ortaya koyduğumuz karakterlerle, verdiğimiz görüntülerle ve oluşturduğumuz rol modellerle bu toplumu nereye götürüyoruz?” sorusunu yöneltmesi gerekmez mi? Sanatçı olmak yalnızca sahneye çıkmak ya da kamera karşısında rol yapmak değil; toplum önünde görünür olmanın getirdiği bir sorumluluğu da beraberinde taşır.

“BU SEYİRCİYLE NEREYE GİDERİZ?” DEMEDEN ÖNCE…
Sanatçı toplumdan bağımsız değildir.
Seyirci de sanatçıdan bağımsız değildir.
Birbirlerini etkilerler.
Dolayısıyla yalnızca seyirciyi suçlayan, yukarıdan bakan bir yaklaşımı doğru bulmuyorum.
Bir insan Osman Ağa ile Cezmi Baskın’ı gerçekten birbirinden ayıramıyorsa eğitim ve medya okuryazarlığı açısından ortada tartışılması gereken bir mesele vardır.
Fakat milyonlarca insanın yıllarca izlediği yapımların toplumsal sorumluluğunu hiç konuşmadan sadece seyirciye dönüp,
“Bu seyirciyle bu ülke nereye gidebilir?”
demek de bana eksik geliyor.
Ben de aynı soruyu Sayın Cezmi Baskın’a ve aslında bütün televizyon dünyasına yöneltiyorum:
Siz bu ülkenin seyircisini sorgularken, oynadığınız ve ürettiğiniz karakterlerin topluma ne söylediğini hiç sorguluyor musunuz?
Bir toplumun aynası yalnızca seyircisi değildir.
Sanatçısı da aynasıdır.
Senaristi de…
Yapımcısı da…
Televizyonu da…
Ekrana koyduğu ailesi de…
Çocuğa, gence, kadına, erkeğe sunduğu rol modeller de…
Dolayısıyla mesele yalnızca;
“Bu seyirciyle Türkiye nereye gider?”
sorusu değildir.
Asıl tartışmamız gereken soru bence şudur:
Bu seyirciyle, bu sanat anlayışıyla, bu ekran kültürüyle hep birlikte Türkiye’yi nereye götürüyoruz?
Ve belki de artık birbirimizi suçlamaktan önce, aynayı hep birlikte kendimize tutmanın zamanı gelmiştir.
Selam ve dua ile…
Ertuğrul Köse