enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp

Kasım Ayı Gelince Hava Erken Kararır, Muhabbet Geç Biterdi: Köyde Yatsılık Zamanı

Kasım gelince köylerde işler hafifler, komşu kapıları çalınırdı. Radyoda ajans, ocakta taş pidesi, sofrada muhabbet vardı. Yatsılık yenmeden de kimse kalkmazdı.

Kasım Ayı Gelince Hava Erken Kararır, Muhabbet Geç Biterdi: Köyde Yatsılık Zamanı
2 Kasım 2026 16:27 | Son Güncellenme: 2 Kasım 2026 15:45
A+
A-

Kastamonu köylerinde yatsılık veya yatsuluk geleneği: Kasım gecelerinin misafirlikleri, radyoda ajans saatleri, kül çörekleri ve özlenen soğanlı taş pidesi.

Siz Yatsılığı Bilir misiniz? Kasım Gecelerinin Unutulmayan Sofrası

Kasım geldi mi benim aklıma önce erken kararan hava, ardından birbirine misafirliğe giden köylüler gelir. Bir de gecenin ilerleyen saatlerinde kurulan o sofralar… Çay içilmiş, sohbet koyulaşmış ama kimsenin kalkmaya niyeti yok. Çünkü daha yatsılık yenmemiş!

Kastamonu Haber ekibimizden Ertuğrul Köse’nin çocukluk hatıralarında yatsılık geleneği, işte böyle bir yerde duruyor. Kül çöreğinin, soğanlı taş pidesinin kokusuyla; radyonun başında susup haber dinleyen büyüklerin sesiyle…

Şimdi dönüp bakınca insan yalnız yediklerini özlemiyor. Aynı odada toplanmayı, birbirinin hâlini sormayı, bir yazın hesabını beraber yapmayı da özlüyor. Gelin, biraz o günlere gidelim.

Ekimde İş Biter Miydi ki Misafirliğe Gidilsin?

1980’li yıllarda, bizim köyde henüz elektrik olmadığı zamanlardı. Kasım yaklaşınca hava akşam beşte, altıda kararırdı. Yemek yenir, evin akşam işi toparlanırdı. Televizyon yok, telefon yok. Dışarıda karanlık, içeride bir radyo, bir de ev halkının sesi…

Ama ekim ayında öyle uzun uzun oturmaya pek vakit bulunmazdı. Herkes kış gelmeden işini yetiştirmeye bakardı. Tarlanın işi görülür, hayvan gübreleri taşınır, gelecek senenin hazırlığı yapılırdı. Bir iş bitti derken öteki başlardı.

Kasım ayı gelince biraz nefes alınırdı. Aynı köyden, başka mahalleden, bazen başka köyden insanlar birbirine oturmaya gelirdi. Kapı açılır, yer gösterilir, çay hazırlanırdı. O akşam evde misafir varsa çocukların da keyfi başka olurdu. Büyükler konuşurken biz de bir köşeden dinlerdik.

 

 

 

Bir Yazın Hesabı O Odada Görülürdü

Sohbetin konusu çoğu zaman geçen yaz, geçen güz olurdu. Kimin ekini iyi olmuş, kimin arpası zayıf kalmış? Buğday nasıldı, fiğ ne verdi, mercimek tuttu mu? Patatesin, meyvenin bereketi nasıldı?

Herkes kendi tarlasını anlatırken ötekinin tecrübesini de dinlerdi. Birinin iyi ürün aldığı yer konuşulur, başkasının verim alamadığı tarla için fikir yürütülürdü. Laf arasında gelecek senenin işi de kararlaştırılmaya başlanırdı.

Hangi tarlaya ne ekilecek, hangisi dinlendirilecek, hangisi kasımda sürülecek? Arpa nereye atılacak? Bunlar da o oturmalarda konuşulurdu. Köylünün işi gündüz tarlada biterdi belki ama akşam sohbetinde yine tarla vardı. Yalnız bu sefer yorgunluğun yanında çay, komşu ve muhabbet de vardı.

“Susun, Ajanslar Başlıyor!”

Sohbet ne kadar koyu olursa olsun, radyoda ajans saati geldi mi odanın hâli değişirdi. O tanıdık saat işareti duyulur, ardından haberlerin başlayacağı anlaşılırdı.

Büyüklerden biri hemen seslenirdi:

“Susun, ajanslar başlıyor!”

Biz çocuklar susardık. Önce haber özetleri, ardından haberlerin tamamı dinlenirdi. Radyonun sesi herkesin duyacağı kadar açılır, memlekette ne olmuş, dünyada ne yaşanmış, hep beraber öğrenilirdi. Sonra dinlenen haberin üstüne konuşulurdu.

Radyo yalnız haber demek de değildi. Aklımda kalan Ocakbaşı, Arkası Yarın, radyo tiyatroları vardı. Maçları da radyodan takip ederdik. Görüntü yoktu ama anlatılanı gözümüzün önüne getirirdik. Bir sesle heyecanlanır, bir cümleyle meraklanırdık. Çocukluğumuzun akşamlarında radyonun böyle ayrı bir yeri vardı.

Çay İçildi Ama Daha Yatsılık Yenmedi

Gecenin ilerleyen saatlerinde, bazen on, on bir gibi yeniden sofra kurulurdu. Akşam yemeği erkenden yenmişti; aradan saatler geçmişti. İşte bu geç vakit ikramına bizim oralarda “yatsılık” denirdi.

Yatsılıkta evde ne varsa, elde ne yapılabiliyorsa hazırlanırdı. Kül çörekleri, kısır çörekler, börekler… Patates haşlanırdı; bizim söyleyişimizle gumpir. Bazen dilimlenip sobanın üstünde kızartılır, bazen fırına atılırdı. Ara sıra horoz pişirildiği de olurdu.

Benim en çok özlediğimse soğanlı taş pidesi. Ocağın yakılması, pidenin hazırlanması, pişerken çıkan kokusu… Şimdi anlatsam da o günkü tadını tam anlatamam. Hâlâ aklıma geldiğinde canım ister.

Çaydan sonra hazırlık başlar, belki yeniden çay demlenirdi. Sofrada ayran da olurdu, su da. Misafir aç mı tok mu diye uzun hesap yapılmazdı; yatsılık vakti geldiyse bir şeyler hazırlanırdı.

“Yatsılık yemeden kalkmam,” denmesi boşuna değildi. Ev sahibi de misafiri öyle hemen bırakmazdı. Sofra yeniden kurulunca muhabbetin de ikinci kısmı başlardı. Çocuklar içinse gecenin en güzel bekleyişlerinden biriydi bu.

 

 

Koçlar Salınınca Başlar, Kuzular Büyüyünce Biterdi

Yatsılığın bir zamanı vardı. Babamın anlattığı şakalaşmalarda bile bu belli olurdu. Bir yerde “Yatsılık yapın,” denince karşılık hazırdı:

“Daha koçları salmadık!”

Kasımda koçların koyunlara salınması, yatsılık zamanının da geldiğini hatırlatırdı. Büyüklerin dilindeki kasım, takvimdeki otuz günlük aydan daha uzun bir zamanı anlatırdı. Kış boyunca “Kasımın kaçı?” diye konuşulduğunu hatırlıyorum.

Bahar gelip kuzular doğunca da başka bir söz söylenirdi:

“Kuzular yemeğin içine ayağını soktu.”

Bu söz, bizim oralarda yatsılığın artık kalktığını anlatırdı. Günler uzamış, bahar işleri başlamıştı. Herkes yeniden tarlasına, hayvanına, işine gücüne dönerdi.

Bugün o geceleri düşününce gözümün önüne kalabalık bir oda geliyor. Radyonun sesi, büyüklerin sohbeti, sobada kızaran patates ve taş pidesinin kokusu… Yatsılık geleneği, hatırımda hepsiyle bir arada duruyor.

Peki, siz yatsılığı bilir misiniz? Sizin evde yatsılıkta neler yenirdi?

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.