Hocaköyü Yayla Selimgilin Evi Bu Yıl Kapalı: Bir Köy Kapısı Daha Sessizliğe Büründü (1)
Köylerde kapanan her kapı yalnızca bir evin değil, bir mahallenin ve bir geçmişin susmasıdır. Selimgilin kapısından köylerin sönüşüne uzanan duygusal bir yazı dizisi….

Yıllardır “Köyler sönmesin” diye mücadele ettik. Yazılar yazdık, çağrılar yaptık, derneklerde çalışmalar yaptık. Bacası tütmeyen evler yeniden açılsın, kapısı kapanan köy evlerinde bir gece de olsa ışık yansın istedik.
Ama hayat bazen insanı en çok kendi söylediği sözle imtihan ediyor.
Bu yıl sönen kapılardan biri de bizim kapımız oldu.
Her yıl Nisan ayının sonunda yolunu tuttuğumuz köye, annemin ve babamın sağlık sorunları nedeniyle bu yıl gidemedik. Tam 17-18 yıldır kurbanımızı köyümüzde keserken, bu yıl İstanbul’da kesmek zorunda kaldık. Ben yıllardır başka evlerin kapalı kalmasına üzülürken, bu kez kendi evimizin kapısı kapalı kaldı.
Çocukluğumuzdan beri yoldan geçenin uğrak yeri olan o evde; ebemin terekmeğini, hamurlu ekmeğini, caba üzerinde pişen tarhana çorbasını, annemin gısır çöreğini, içilikli böreğini yemeyen; takağutun çayını içmeyen neredeyse kalmamıştı.
Ama bu yıl ne o çay demlendi, ne tarhana kaynadı, ne kapımız çalındı.
Soran olursa…
“Selimgilin evi bu yıl kapalı” dersiniz.

Yıllardır köyümüzdeki ev sönmesin diye neler yaptırdık neler. İnanın taşıma su ile çamaşır makinesi çalıştırdım. 1 km den çivi kadar akan suyu getirdik ve onla idare ediyoruz. Çift katlı 3-4 ailenin kalabileceği bir ev haline getirdik. Çoluk çocuk gittiğimiz zamam çocuklara koz vermedik ve yaşanabilir bir ev haline getirmiştik. En son bir balkon yaptırdık. Gerçektende muhteşem oldu, yapanların eline sağlık. Ama balkona çok nazar oldu sanki bu yıl gidemiyoruz. Şaka şaka tabi… Bu yıl bir yerde su var, keşif yaptırıp çıkarsa suyu köyümüze getirme hayalim vardı inşallah nasip olur.
1980’den Bugüne Açık Kalan Bir Kapı
Bizim köyle bağımız yeni değil. 1979-1980 yıllarında, babaannemin köyde yalnız kalması üzerine babam ailece köye dönme kararı almıştı. O günden sonra bizim evin kapısı hep açık kaldı.
1987’ye kadar elektrik bile yoktu. Yayla Mahallesi’nden Hoca Köyü’ne yaklaşık üç kilometre yolu yürüyerek ilkokula gidip gelirdik. Kışın karın içinden, yazın tozun toprağın içinden geçerdik. Okula giderken azığımızı alır, kimi zaman odunumuzu da yanımızda götürürdük. Çünkü okulun sobası da bizimdi, sınıfın temizliği de bizimdi, hayatın yükü de küçük yaşta omzumuza verilmişti.
Ama o yük bize ağır gelmezdi. Çünkü köyde çocuk olmak, sadece oyun oynamak değildi; sorumluluk almaktı, üretmekti, paylaşmaktı.
Hayvanlarımız vardı. Tavuklarımız, hindilerimiz, koyunlarımız, öküzümüz, eşeğimiz vardı. Büyükbaş hayvanlarımız oldu. Sonra 40-50 koyunumuz da oldu. Hayvan güderdik, koyuna giderdik, tarlada çalışırdık, sırtımızda odun taşırdık. Bugün yorucu gibi görünen o günleri şimdi hasretle arıyorum.
Çünkü o hayatın içinde alın teri vardı, bereket vardı, komşuluk vardı.

Radyolu, Gaz Lambalı, Harman Yerli Çocukluk
Bizim çocukluğumuzun televizyonu radyoydu.
Radyodan maç dinlerdim. Radyo elimden düşmezdi. Çocuk tiyatrolarını, Türküler Geçidi’ni dinlerdik. Babam da ajansları dinleyeceğim diye radyoyu elimizden alırdı. O küçük radyo, bizim dünyaya açılan penceremizdi.
Cumartesi akşamları harmanlarda top oynardık. Hoca Köyü, Kıran, Yayla Mahallesi arasında maçlar yapardık. Harman yerinde, kaşlarda, Sorguncuk’ta top peşinde koşardık. Bugün çocukların ekran başında aradığı oyunu biz taşın, toprağın, ağacın arasında bulurduk.
Kendi oyuncağımızı kendimiz yapardık. Ağaçtan traktör yapar, çelik çomak oynar, kale direklerini kendimiz kurardık. Islanırdık, çamura batardık, karın içinde yürürdük. Ama yorulur, akşam olunca mışıl mışıl uyurduk.
Şimdi çocuklar yorulmuyor, üretmiyor, toprağa basmıyor. Belki de bu yüzden hayatla bağları bizimki kadar güçlü kurulamıyor.

Bacası Tüten Evler İçin Mücadele Ettik
Taşköprülüler Derneği’nde görev yaptığımız yıllarda bir çalışma yapmıştık. Köylerde anası babası ölmüş, bacası tütmeyen, yıllardır kapısı açılmayan evler vardı. Dedik ki: “Bir gece de olsa bu evlerin bacası tütsün.”
Mayıs aylarında, soymuk ve mantar zamanında köylere geziler düzenledik. Üç dört otobüsle gittiğimizi bilirim. Otuz kırk yıldır köyüne uğramayan insanlar bu vesileyle köyüne gitti. Bir gece de olsa evinde kaldı, bacasını tüttürdü. Hatta bazıları evini tamir etmeye başladı.
Demek ki insanımızın içinde köyüne karşı sevgi bitmemişti. Sadece bir öncü bekliyordu.
Ben bunu hep şöyle gördüm: Büyük camilerde vakit namazını kaçıran insanlar tek tek namaz kılar. Ama biri öne geçip “Allahu ekber” dediğinde arkası dolar. Herkes bir imam, bir öncü bekler.
Biz de köylerimiz için bir öncü olmaya çalıştık.

Kapılar Bir Bir Kapanıyor
Bugün sadece bizim evin kapısı değil, nice evin kapısı kapalı.
İnce Kazım’ın kapısı kapanınca da üzülür insan. Veli emminin, Akmangilin. Ahmet emminin, Ayluklugil’in, İmamgil’in, Cafergil’in, Cevatgil’in kapısı kapanınca da içi sızlar.
Çünkü köyde bir kapı kapandı mı sadece o ev susmaz. O evle birlikte bir ocak, bir hatıra, bir sofra, bir çocukluk, bir mahalle de susar.
Bu yıl tevafuk, birçok kapı aynı anda kapalı kaldı. Kayınpeder tarafı İstanbul’da, kaynana tedavi görüyor. Yusuf emmi rahmetli oldu. Elif nine rahatsız. Annem babam rahatsız. Böyle olunca köyün bir tarafı neredeyse tamamen sessizliğe büründü.
İşte asıl acı burada.
Bir kişi ölünce köy eksiliyor. Bir kişi hastalanınca köy eksiliyor. Bir yaşlı köye gidemeyince bir ev kapanıyor. Sonra o evin çocukları da gelmez oluyor. Böyle böyle köyler sönüyor.

Köyler Sönmesin Diye
Köyler sadece hatıra değildir. Köyler üretimdir, tarımdır, hayvancılıktır, berekettir. Köyler aynı zamanda bu memleketin gönüllü bekçileridir. Dağı, ormanı, suyu, yolu, yangını, merayı en önce köylü görür. Köylü varsa dağ korunur, tarla korunur, su korunur, hayat korunur.
Bugün İstanbul doldu taştı. Anadolu boşaldı. Çiftlik Pazar Yeri’nde eskiden dört otobüs kalkardı. Şimdi dört kişi bulmak zor. Oysa daha 30-40 yıl öncesinden bahsediyoruz. Jandarması, sağlık ocağı, okulu, kahvesi, bakkalı, pazarı olan yerler bugün sessizliğe terk edildi.
Devletimizin köylere dönüş için ciddi bir çalışma yapması gerekiyor. Yollarıyla, suyuyla, üretim desteğiyle, hayvancılık teşvikiyle, köy okullarıyla, emeklilere ve genç ailelere özel projelerle bu mesele yeniden ele alınmalı.
Çünkü köy biterse sadece köylü kaybetmez.
Türkiye kaybeder.
Tarım kaybeder, hayvancılık kaybeder, sofra kaybeder, çocukluk kaybeder, hatıra kaybeder.
Bizim arzumuz büyük değil.
Köylerde yeniden çay demlensin istiyoruz. Tarhana kaynasın istiyoruz. Çocuk sesleri harman yerlerine karışsın istiyoruz. Bir evin ışığı yanınca bütün mahallenin içi ısınsın istiyoruz.
İnşallah bir gün yeniden Selimgilin evinin ve köylerdeki kapanan evlerin kapısını açmak nasip olur.
Köyümüzün sönmemesi ve kapının tekrar açılması için aklıma şöyle bir fikir geldi. Biliyorsunuz köy tapuları çıktı. Bir tapuda 15-20 hatta 50 kişinin bile ismi geçebiliyor. Bizim Sorguncukta bir yerimiz var, tapuda 50 kişinin ismi geçiyor. Madem tapuda 50 kişi ortak, tapuda ismi geçenlere köyde anamın babamın yanında durmak için 10’ar gün nöbet yazacağım dedim. Ayluklugilin Sezgin ile Hamit emminin Fehim abi tamam dediler bakalım. İyi fikir değil mi sizce?
Selam ve dua ile…
Not: Bu yazımın devamı gelecek inşallah…

Evet koylerimizin durumu icker acisi cok guz uzun yazmisin emegine saglik insan okurken yoruluyor bunlari dilegetirmek yazmak nesriyata dokmek tarihe not etmekdir bunlari onemini geclerimiza aktarmak bizlerin gorevi oldugu kadar sorumlugumuzda var bunlari en iyi yapanlardan birisi de sensin seni teprik ediyorum pirder baskani Adem.ÇALIS